Yaşım olmuş elli beş. Gençliğimde küfür ederek kalktığım sıcacık ve yumuşacık yatağımdan dinç bir şekilde uyanıyordum. Saat yedi sularıydı, altı kırk sekiz… Nasıl da seviyorum sabahın ilk ışıklarını izlemeye! Yatağıma veda etmek istemiyorum ama uyuyamıyorum da. Hemen ayağı kalkıp işlerin başına geçmeli. Emel’im her zaman bu saatlerde uyanırdı. Her zaman altı otuz,altı otuz bir,altı otuz iki… Yedide uyanmazdı. Ondan bana geçen bir alışkanlık mıdır bilinmez ama…
Emel’imin en sevdiği öğündü kahvaltı. Tıpkı onun sevdiği gibi yumurtamı kaynatarak, açık çayımı içerek, bahçede yetiştirdiğim sebzelerim yiyerek merhaba diyorum güne. Rahmetli kayınvalidemin annesinin annesinin annesinin tarifine göre hazırladığım gül reçelimi, İsmet Bakkal’ın çırağı Ali’nin getirdiği tazecik ekmeğe sürüp yiyorum, tıpkı Emel’imin sevdiği gibi.
Ah Emel, ah! Gül reçelini sevdiği kadar bitkisini de severdi. İki yıl önce bana emanet ettiği renk renk güllerine Emel’ime bakamadığım kadar güzel bakmaya çalışıyorum. Hayatımda gördüğüm en güzel bahçıvandı, benim biricik karım. Bahçemizde ismini bile bilmediğim binbir türlü bitki; çiçek, meyve, sebze vardı. Birçoğu artık yok, Emel’imle beraber bu dünyadan göç ettiler.
Emel’imin dokuz sene önce aldığı pembe, keten gömleğimi giydim bu sabah. Altına da gri kanvas. İki senedir kendime ihtiyaç duymadıkça çorap bile almıyorum. Emel’imin benim için aldığı renk renk pantolonlar, gömlekler, kazaklar… Bana yetiyor da artıyor da. Emel’im her zaman şık olduğumu düşünürdü. Giderken yanında zerafetimi ve şıklığımı da götürdü.
Bu sabah bankaya gidip senelerce Emel’imle çalışıp dişimizi tırnağımıza taktığımız zamanların sonucu olan emekli maaşımızı çekeceğim. O günleri ne kadar da çok özlüyorum. Ankara Barosu’nda yirmi beş sene boyunca Emel’imle beraber avukatlık yaptık. Gerektiğinde iyilerin, istemediğimizde suçluları da savunduk. Ama işimizi çok seviyorduk. Belki de senelerce uğraştığımız işin en can alıcı kısmının cezasını çekiyorduk: KATİLLERİ SAVUNUP, MASUMLARI AĞLATTIĞIMIZ ZAMANLARIN
Malum, ayın on beşi. Bütün Çankayalılar bugünü beklemiş bankada iş yapmak için. Emel’im her zaman “Acele işe şeytan karışır.” derdi. Acaba Ahmet Bey’in bankasına bu kadar erken gelerek hata mı ettim?
Şimdi bu bankasının sırası hiç çekilmez! Çıktım Çankaya sokaklarına, elimde tazecik simidimle. Emel’im gittiğinden beri Çankaya’da, Çankaya ruhuyla gezmiyordum. Emel’im gittiğinden beri evi temizlemiyordum. Gittiğinden beri televizyonu açmıyordum. Kitap okumuyordum, şiir yazmıyordum. Emel’im gittiğinden beri hayatımda her şey aynıydı. Sadece bir şey değişti. Emel’im gittikten sonra sigarayı bıraktım.
Kızımızın ismini Emel koymuştu, ben anlamazdım öyle işlerden. Feride koymuştu en büyüğünü, anlamı “eşsiz, benzeri olmayan” demekmiş. Hakikaten de Feride’m tekti. Çok sessiz sakin bir çocuktu. Annesinin kopyasıydı, kıvır kıvır saçları vardı. Gözleri ela renkliydi, eşek gözlüydü. 99 yılının ağustosunun başlarında… Yanıma geldi, narin narin gözlerimin içine bakıyordu. Bir şeyler istediğini hemencecik anlamıştım ama onun sormasını bekliyordum.
Hemen atıldı yavrucağım: “Babacım, beni teyzemlere götürür müsün? Ben evde çok sıkılıyorum. Bütün arkadaşlarım tatile gittiler. Yalnız başıma ne yapacağım? Hayır, anneanneme gitmek istemiyorum ama bunu ona söyleme olur mu? Ben teyzeme gidip Dilek ile oyun oynamak istiyorum. Ben Dilek’i çok özledim babacığım. Babacığım niye konuşmuyorsun? Babacığım yoksa izin vermiyor musun?”
Emel’ime benziyor demiştim ya. Hakikaten de çok benziyordu. Onun gibi konuştu, konuştu, kendisini yordu. Cevabımı beklemeden gözleri dolmuştu minik prensesimin.
“Tamam, gidebilirsin. Neden götürmeyeyim ben seni? Ne zaman gitmek istersen o zaman götürürüm ben seni. Dur bir saniye, annenle konuştun mu?”
Annesiyle tabiki de konuşmamıştı. Emel’im izin vermemiş gitmesine, nedendir bilinmez ama. Sonra gidersin, şimdi olmaz, kafamı bulandırma benim diye geçiştirmiş. Normalde hiç böyle yapmazdı ama varmış bir bildiği. O gece kavga konusu olmuştu bu konu. Emel en son dayanamayıp izin vermişti. Feride’min yüzündeki sevinci görseydiniz, dünyalara bedel… Emel’den izini kaptığımız gibi Tuzla’ya yola çıktık. Keşke çıkmasaydık, esmer çikolatamı en son orada gördüm, en son orada o kadar mutluyken…
İşte, bir hafta on gün sonra Feride’min, Dilek’in, baldız Fatma’nın, birader Hüseyin’in enkazdan çıkarıldığı haberi geldi. Emel’imle dört ay boyunca konuşmadık. Ev o kadar sessizdi ki, şu an olduğu kadar. Şu anki halinden bile beterdi. Emel’imi hiçbir zaman dinlemedim işte. Sadece bu konuda değil.
Her şeyi anlattım, anlattım da Emel’imin nerede olduğunu anlatmadım. Gerçi siz anlamışsınızdır, o yıldızlarda. Gökyüzünde, güneşte, kalbimde, sol yanımda, her yerimde, her yerde…
Otuz yıl boyunca içimi karartabildiğim kadar karattım, keşke sadece zararı kendime verebilseydim. Emel’ime koydular teşhisi, kanser dediler. Çok geç dediler, ama Emel’ime söyleyemediler. Hızlıca tedavimize başladık, her gün yeni umutla, iyi düşündük iyi olsun diye. Emel’im öldü, onu ben öldürdüm. Onu bir görseydiniz, sanırdınız ki… O bir deniz, o bir çiçek, o bir böcek, o bir arı, o bir bal…
Bu düşüncelerin hepsi kafamı bulandırırken bir de bakmışım saat olmuş on iki buçuk. Yirmi sekiz yıl boyunca ağlayarak düşündüğüm bu mevzuları, daha fazla düşünmenin bir anlamı olmadığının farkındayım. En azından kendimi böyle avutabileceğimi düşünüyorum. Gökyüzüne bakıp sesleniyorum, “Emel beni affettin mi?” diye. Hala yaşadığıma göre beni affetmedi.
Bugünden sonra bir şeyi daha değiştirmeye karar verdim. Dışarıdan kaçmayacağım artık. Her gün bugün oturduğum banka oturup Emel’imi izleyeceğim. Emel’im, seni çok seviyorum biricik eşim ve çok özlüyorum!
25.03.2006 – Çankaya/Ankara