Dokuz yaşındaki küçük Jim’in babası öldü. New England’ın sınırlarındaki mütevazı çiftliklerinde kuşlar ve bitkilerle yaşayan iki kişilik bu aileyi ayırmayı başaran şey acı bir kalp kriziydi. Civardaki öteki çiftlikler ve birkaç kilometre ötedeki kasaba sakinleri William Anderson’ın ölümü üzerine kendilerini kasvete boğmuştu; hatta son günlerde güneşli bir havaya denk gelmek bile mümkün olmuyordu. Fakat bu kasvetli ve uğultulu hava bile şahitti ki hiç kimse Jim’in üzüldüğü kadar üzülmemiş, hiç kimse onun kadar yalnız hissetmemişti. En son, dün pazardan dönerken toprağın üstünde hareket etmeden yatan babasını görüp bunu rastladığı ilk kişiye haber verdiğinde konuşmuştu. Ta o zamandan beri olan biteni sessizce izliyor, sadece yetişkinlerin onu sürüklemesiyle bir yerlere gidiyor ve arada bir yalnız kaldığında gözyaşlarına boğulmaktan kendini alamıyordu.
Kasaba halkıyla birlikte ilerleyen siyah cenaze arabası gözden kaybolduğu sırada Jim küçük evinin verandasındaki merdivene oturmuş bir zamanlar babasıyla sürdüğü küçük kırmızı traktörü izliyordu. Babası onu bütün çiftliklerden ve kasabadan uzak bir alana götürürdü ve o tenha yüksek yerde birlikte dalgaları dinleyip yıldızları sayarlardı. Bazen de küçük tekneye biner denizde gezerlerdi; tabii balık tutmadıkları zamanlar…
Akşam amcası gelecekti. Onu kasabaya, kendi evine götürecekti ve Jim artık onun evinde yaşayacaktı. Elbette bununla bir problemi yoktu. Sonuçta amcası James ve yengesi Nancy ile çok iyi anlaşırdı. Fakat yine de bu küçük oğlan babasını ona geri getirmeyecek herhangi bir şeyi hayatına sokmak istemiyordu ve böyle bir şeyin artık –ne yazık ki- mümkün olmadığının da farkındaydı.
James Amca iki saate çiftlikte olurdu ve Jim sıkılmaya başlamıştı. Çiftlikte dolaşıp babasını düşünmek hiçbir işe yaramıyordu. O da başka bir yere gidip babasını düşünmeye karar verdi; kırmızı traktörle gittikleri kayalıkların oraya gidecekti. Fakat traktörü süremezdi; tek seçenek yürümekti ve bu daha uzun sürse de bundan vazgeçecek değildi.
Dalgaların kayalara çarpması sonucu çıkan sesler hem bir ilkbahar akşamlarına uygun olan bu serinliğe saygı duyarmış gibi naifti, hem de dün yaşanan trajik olaya ağıt yakar gibi gürültülü…
Çocuk siyaha bürünmek üzere olan koyu mavi gökyüzüne baktı ve babasını her zamanki haliyle, mavi gömlek ve kovboyların taktığı türden şapkaların içinde, hayal etti. Daha sonra kenarında bulunduğu alçak uçurumun aşağısına, deniz kıyısına baktı. Tekneleri oradaydı. Küçük Jim gözlerini kapattı ve babasının ona tekne sürmeyi öğrettiği zamanları aklına getirdi. Gözlerini açtığında gördüğü şey karşısında az kalsın heyecandan aşağı düşecekti.
Babası oradaydı! Teknede oturuyor, dinleniyordu. Jim’in yüzü saf neşeyle aydınlandı. Böyle bir şeyin nasıl mümkün olduğunu düşünüp kafasını yormak istemiyordu. Aslında bunu aklına getirmemişti bile. Tek bildiği şey babasının orada olduğuydu. Oturduğu yerden kalkıp koşarak aşağı indi ve tekneye bindi. ‘’Baba!’’ diye bağırdı sevinçle. Fakat babası ne onu duydu, ne de dinledi. Ayağa kalkıp teknenin arka tarafına yürüdü ve Jim de onun peşinden gitti. Fakat ne yazık ki babası bu küçücük teknede saniyeler içinde kaybolmuştu. Bu kadar dar alanda hemencecik kaybolmasına imkan yoktu ki! Jim, tekneyi tam dört kez dolaştı. Sanki babası içine girebilirmiş gibi kapalı kutuların içinde bile gözlerini gezdirdi. Fakat babası gitmişti; bir kez daha onu bırakmıştı. Çocuğun gözleri dolmaya başladı. Bir saat sonra amcası onu teknenin içinde bir tarafa kıvrılmış ağlarken buldu.
‘’Bu acıyı paylaşıyoruz,’’ demişti amcası. ‘’Sen babanı kaybettin; ben kardeşimi kaybettim. Küçük kardeşim benim! Daha otuz yedisindeydi.’’
James Amca’nın bu sözleri Jim’i daha fazla üzmekten başka hiçbir şeye yaramıyordu. Nancy Yenge kocasını bu konuda defalarca uyarmış olsa bile bu ikazlar yalnızca yarım saat için geçerliymiş gibi hemen unutuluyordu. Jim, amcasına teknede babasını gördüğünden bahsetmek istedi. Bu sayede amcası da onun gibi mutlu olurdu ve belki bir sonraki gün tekneye birlikte giderlerdi. Fakat babasının sır saklarmış gibi ortadan kaybolması aklına gelince bundan vazgeçti ve serap görmediğinden emin olmak adına bir kez daha tek başına gitmeye karar verdi. Ondan sonra belki amcasına da söylerdi.
Bir sonraki akşam tekrar gitti. Görmeyi umduğu şeyi görememişti. Fakat hiçbir zaman pes etmedi ve kendini ‘’Babamı düşünmek için gidiyorum’’ düşüncesiyle kandırıp gerçekten babasını görmeyi bekleyerek o tekneyi her akşam ziyaret etti. Her seferinde hayal kırıklığının getirdiği göz yaşlarıyla kasabaya dönüyordu. Bir gün yengesi ona her akşam nereye gittiğini sordu. Yalan söyleyemezdi; ‘’Deniz kıyısına gidiyorum.’’ dedi. Yengesi ona kızacak değildi ama eğilip endişeli bir şekilde şefkatli kollarıyla Jim’in omzunu tuttu ve ince sesiyle ‘’Dikkat et Jimmy,’’ dedi. ‘’Deniz bir anda derinleşiyor orada. Sakın düşme.’’ Ve sonra kurabiye yapmak için mutfağa gitti. Jim salonda sessizce akşamı beklemeye başladı. O sırada yengesinin muhtemelen amcasıyla yaptığı telefon konuşmasına kulak misafiri oldu.
‘’Televizyon izliyor şimdi,’’ diyordu yengesi. ‘’Akşamları deniz kıyısına gidiyormuş. William götürürdü ya hep onu. Bir gün sen de gitsen çocukla birlikte… Kalbi çok kırık. Hem daha çok küçük, orada yalnız başındayken Bay Miller’ın o saldırgan köpeğiyle karşılaşırsa çok korkar.’’
Yengesinin söylediği sözler küçük çocuk için hiçbir önem taşımıyordu. Canı sıkılmıştı; oturduğu koltuktan kalkıp pencereden dışarı bakmaya başladı. Kasabada çok kişi yaşamıyordu ve bu yüzden gün içinde de sokaklar pek kalabalık sayılmazdı. Çocuk sıkıntıyla tenha sokağı izlerken pencerenin tam önünden küçük kırmızı bir traktörün geçtiğini gördü. Bu babasının traktörüydü! Ve traktörün içinde de tahmin edildiği üzere babası vardı.
Jim yerinden fırlayıp yengesine hiçbir şey söylemeden dışarı çıktı. O kadar sevinçliydi ki yengesinin arkasından bağırmasına aldırmadı bile; traktörü yakalama peşinde de değildi. Nereye gittiğini çok iyi biliyordu. Ama yine de tekneye doğru koşarken uzaktan kırmızı traktörü de görüyordu. O kırmızı şeyin bütün umutları, hayalleri, sevinçleri taşıdığını hissetti. Ona doğru taparcasına koşuyordu.
Gözleri yanan iki güneş gibi sevinçten parlıyordu. Sonunda kayalıklara vardığında traktöründen çıkıp tekneye binen babasını uzaktan seyretti. Gömleğine, şapkasına, pantolonuna baktı babasının. Yüzünü görmemişti ama çok yakışıklı olduğunu biliyordu; hep onun gibi olmak istemişti. Hala istiyordu. Jim dayanamadı; tekneye koştu. Kalbi koşmaktan ve heyecandan kıpır kıpırdı ve sanki bütün gün tarlada çalışmış gibi her tarafından ter akıyordu. Deniz yükselmişti ve dalgalar son kez çarpıyormuş gibi hızlı ve sert çarpıyordu kayalara. Bunların hiçbiri umurunda değildi. Tek önemsediği şey babası ve teknesiydi.
Oğlan kendini sakinleştirmeye çalışarak tekneye bindi. Babasının arka tarafa gittiğini uzaktan görmüştü; onu takip etti. Geçen sefer olduğu gibi onu tekrar göremeyecek diye o kadar korktu ki burnunun üstünde yanan iki güneşin pırıltısının sönmeye başladığını hissetti. Fakat yine de yüreğinde aynı heyecanı taşıyordu. Babasını görme umuduyla teknenin arka tarafına ulaştığında gerçekten de onu gördü! Babası orada duruyor ve gamzelerini ortaya çıkararak ona gülümsüyordu. Jim sevinç gözyaşlarına boğuldu. Gözyaşları sanki güneşten kopan meteorlar gibi çıktı gözünden. Gülümsemesini durduramıyordu ve kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. Babasıyla konuşmak istedi, onu ne kadar özlediğini ve o yokken ne kadar yalnız hissettiğinden bahsetmek istedi. Fakat babasının artık eskisi gibi olmadığını kalbinden biliyordu. O insan değildi. Karşısında ona gülümseyen şey ancak bir kuş veya melek olabilirdi.
Babası uzun bakışmanın ardından arkasını dönüp sanki iradesizmiş gibi hiç düşünmeden denize atladı. Çocuğun gülen suratı aynı hızla yerle bir oldu. ‘’Babacığım!’’ diye bağırıyordu babasının arkasından. Babası dalgaların üzerine yüzmeye devam ediyordu. Jim babasını bir kez kaybetmişti, tekrar kaybedemezdi. İkinci kez düşünmeden denize atladı. Babasına doğru kulaçlar atmaya başladı, onu yakalayacaktı. En azından öyle ummuştu. Babasının yanına gitme isteği ruhunu ele geçirdiği gibi küçük vücudunu da ele geçirmişti; başka hiçbir şey onun için önemli değildi. Tek isteği ona iki kez gözüken bu meleği yakalamak ve onun elinden tutmaktı.
Ve yaptı da. Sonuçta dalgalar dokuz yaşındaki bir çocuğun kollarından çok daha güçlüydü. En sonunda, küçük bedenini terk edip babasıyla kuşların diyarında buluştu ve şimdi tekrar mutluydu.