Yalan

       Eski ve bakımsız bir binanın ilk katında bulunan yıkık dökük bir dairenin içinde kimsenin tam olarak tanımadığı bir adam yaşıyordu. Üç ya da dört yıldır buradaydı; kendisi de emin değildi bundan. Hiçbir şeyden emin değildi aslında. Fakat bunun farkına varması epey gecikmişti.
       Genç adam salonundaki kırmızı koltuklara uzanmış televizyon izliyordu. Oda epey soğuktu; eve girdiğinden beri siyah kaşe paltosunu çıkarmamıştı bile. Fakat hareketsiz durmak onu ısıtmayacaktı. Yerinden kalkıp odada biraz gezinmeye karar verdi ve sehpanın etrafında dört tur attı. Bir türlü ısınamıyordu.
Oflayıp sakalını sıvazladı ve koltuğa geri yattı. Dikkatini başka yöne çekmeye karar verdi ve bugün neler yaptığını düşünmeye başladı: Birçok insanla konuşmuştu. Kardeşinin arkadaşıyla tanışmış ve kendini kimya öğretmeni olarak tanıtmıştı. Konuşma ilerlediğinde anne ve babasının geçen sene bir trafik kazasında öldüğünü bile anlatmıştı.

      Genç adam kardeşinin arkadaşıyla yaptığı bu sohbetleri teker teker aklına getirirken ortada bir yanlışlık olduğunu sezdi. Bu, onu derin düşüncelere daldırdı bir anda. Cevaplaması çok zor sorularla karşılaştı: ”Eğer bir kimya öğretmeni isem neden hiç okula gitmiyorum?” ya da ”Anne ve babam öldüyse geçen hafta bana yemek getiren yaşlılar kimdi?”
Birine –belki kendisine- hesap vermek üzere acilen cevaplaması gerektiğini hissettiği bu iki sorunun getirdiği etki, geç kalmış bir itirafı kafasına dank ettirmişti: Yalan söylüyordu. Belki yıllardır, belki hayatı boyunca…
      Fakat bunu asla kabul edemezdi; böyle bir şeyi ifade etmek hayatının sonunu getirirdi. Yalan söylediğini unutmaya çalıştı bir süre. Şu an kadar hep böyle yapmıştı. Hayatıyla ilgili kafasını karıştıran bir şey zihninde canlandığı an o şeyi düşünmemeyi çok iyi başarmıştı. Koltukta yan döndü ve her zaman yaptığı gibi yandan gelen ışığın oluşturduğu gölgeleri izlemeye başladı. Zar zor görünüyorlardı. Koltukların gölgeleri, sehpanın gölgesi, televizyonun gölgesi… Fakat kendi gölgesini göremedi.

       Genç adam panikle yerinden fırladı. Gölgesinin daha net ortaya çıkacağı bir konuma geldi, elini ışığın önüne koyup duvara baktı ama gerçeğin yoldaşı olan o karanlığı göremedi. Korkuyla çığlık attı. Herkesin gölgesi vardır; onun da vardı. Şimdiye kadar hep oradaydı, her baktığında kendi gölgesini görebilirdi. Neden şimdi göremiyordu? Bir açıklaması olmalıydı; kullanabileceği kaynaklar, sorabileceği birileri… ‘Kardeşim!’ diye düşündü. ‘Bu tür konularda bilgilidir. Hatta meslektaşlarımdan birisi, fizik öğretmeni, bilgisinden dolayı onu hep kıskanmıştır.’

       Genç adam saçlarını karıştırdı ve salonun etrafında panik içinde yürümeye başladı. Kardeşi… Kardeşi neredeydi? Onu en son üç hafta önce görmüş olmalıydı; sadece bahsi geçmiş de olabilir. Hayır, daha bugün arkadaşıyla konuşmuştu. Mutlaka kardeşinden bahsedilmiş olmalıydı. Kardeşi sarışındı; öyle hatırlıyordu. Ama mahallenin bakkalına anlattığına göre siyah saçlıydı. Sarı saç nereden çıkmıştı şimdi?
Kardeşini kıskanan fizik öğretmenini düşündü. Fakat zihninde bir görüntüsü yoktu kadının –ya da adamın. Demek ki onu hiç görmemişti. Mahallenin bakkalıyla onun hakkında da konuştuğunu anımsıyor gibiydi ama kendisini hiç görmemişti. Neden aynı okulda çalıştığı bir öğretmeni hiç görmemişti? Düşünmeye başladı. Bunun cevabını dolaylı yoldan veren soruyla birkaç dakika önce de cebelleştiğini hatırlıyordu. O zaman bulduğu cevaba tekrar ulaşması sadece birkaç saniye sürdü: O bir öğretmen değildi. Öğretmen değilse kardeşini kıskanan bir meslektaşı da olamazdı. Üstelik kardeşinin sarışın olup olmadığından emin değildi; bakkala anlattığına göre onunla üç ya da dört hafta önce görüşmüştü. Nasıl unutabilirdi?

      Soğuk elleri titremeye başlamıştı ve artık yürümüyor, olduğu yerde sallanıp duruyordu. Bir süre dikkatini kardeşine verdi. Onu hatırlamak adına ailesindeki diğer bireyleri düşündü. Onları, gerçekten, en son ne zaman gördüğünü hatırlamaya çalıştı. Anne ve babasıyla ilgili birkaç tahmini olsa da kardeşini otuz küsur yıllık hayatının içindeki herhangi bir anda bulmayı bir türlü başaramıyordu. Ellerini alnında birleştirdi ve derin derin nefesler aldı. Vücudunun içinde bir yerlerden her beş dakikada bir kendisine bildirilen ani bilgilerden birisiyle daha yüz yüze geldiğinde donakalmıştı: Kardeşi yoktu. Hiç olmamıştı. Eğer kardeşi yoksa bugün görüştüğü kişi de kardeşinin arkadaşı olamazdı.

      ‘Ah hayır!’ Elbette bir kardeşi olmalıydı. Muhtemelen anne ve babası gibi o da kazada ölmüştü. Fakat kazanın içinde kendisi yoktu; olsaydı hatırlardı. Fakat geçen gün görüştüğü yaşlı ve samimi insanların kim olduğuna hala bir cevap bulamamıştı. Adamın ona ‘’oğlum’’ diye seslenmesini hatırlıyordu. Ve o da ona ‘’baba’’ diye hitap etmişti. Demek ki ailesi yaşıyordu.
       Genç adam hayatı boyunca ilk defa bu kadar hızlı düşünüyor ve ilk defa kendini sorgulayışın verdiği çaresizliğin ve paniğin kollarında hissediyordu. Alnından soğuk terler akmaya başladı. Üstelik ağlıyordu da; belki şimdi ağlamaya başlamıştı, belki de başından beri ağlıyordu. Bunu kestiremedi ve bu soruların arasında böyle küçük bir ayrıntıyı düşünmek istemedi. Çünkü kendi sorularına verdiği her cevap onu başka bir çıkmaza sürüklüyordu. Ailesi yaşıyorsa kaza olmamıştı. Kaza olmadıysa kardeşi de yaşıyor olmalıydı. Fakat onu hayatının bir köşesinde bulamadığından kardeşi de var olmamalıydı. Zaten kaza olmuş olsaydı bile kardeşi gerçek olamazdı. Çünkü komşusuna anlattığına göre kaza bir sene önce gerçekleşmişti ve kardeşini daha önceki yıllarda da bulamıyordu.

      Gözyaşlarını silmeye çalışırken sehpanın üzerine oturdu ve sakinleşmeye çalıştı. Bütün bu düşüncelerin bir anda ortaya çıkmasının sebebi neydi? Yalan söylediğini biliyordu fakat bunu kendisine resmen itiraf etmeye henüz hazır değildi.  Anlattığı şeylerde doğruluk payının bazen hiç bulunmadığının gayet farkında olsa da ‘’Yalan söylüyorum.’’ diyebilmek onun için paradoks çözmekten daha zordu. Bu, onun zihninde henüz cümle şeklini almamış soyut bir düşünceden ibaretti ve şimdiye kadar içten içe her daim öyle kalmasını dilemişti.
Gözleri karşısında duran televizyonun yanındaki fotoğraflara kaydı. Aile fotoğrafı vardı. Az önce cevabını aradığı soruyu o fotoğrafa sorarmışçasına dikkatle baktı. Evet, bir kardeşi yoktu. Yalnızca anne ve babası vardı. Bir yanlışlık sezdi; o fotoğrafta kendisi de olmalıydı ve şu anda orada kendisini göremiyordu. Bu kez emindi. O fotoğrafın içinde bulunduğuna gölgesinin varlığı kadar emindi! Fakat o da tıpkı gölgesi gibi kaybolmuştu.

       Genç adam birkaç dakika öncesine geri dönermişçesine ayağa fırladı ve fotoğrafı yerinden alıp koltuğa fırlattı. Yanlış bir şeyler oluyordu ve bunları durdurmanın tek yolunun hayatına dair gerçekleri hatırlamak olduğunu sanki ilahi bir güç ona söylemiş gibi biliyordu. Sonuçta kendine ne olduğu apaçık ortadaydı: Siliniyordu.
Gözlerinden yaşlar boşalırken çığlıklar atarak eline gelen eşyaları etrafa fırlatmaya başladı. Cam küllüğü sehpaya attığında sehpanın üzerinde adeta zıplayıp etrafa saçılan camlar elini ve yanağını kestiğinde genç adam bir çığlık daha attı ve ağlayarak lavabonun yolunu tuttu. Üç saniyede geçeceği koridor sanki uzadıkça uzuyor ve daha fazla düşünebilmesi için onu zorluyordu. Koridor boyunca aklına birkaç saliseliğine gelen soruların listesini yapmak epey zordu:

‘Kardeşim yoksa o kişi kimdi?’
‘Bugün biriyle gerçekten buluştum mu?’
‘Anne ve babam yaşıyorsa isimleri ne?’
‘Peki öğretmen değilsem ne iş yapıyorum?’
‘Benim ismim ne?’

Cevaplaması zor bu sorular onu lavaboya kadar zar zor götürdü. Neredeyse sürünüyordu. Lavaboya girdiğinde yürümeyi yeni öğrenmiş bir bebekten farkı yokmuşçasına hareket ederek temizlenme niyetiyle aynanın karşısına geçti. Suyu açacağı sırada kararmak üzere olan gözlerini aynaya kaydırdı. Karşılaştığı görüntünün ona hissettirdiği tek şey umutsuzluktu. Zira aynada kendi görüntüsünün olmaması bile artık onu şaşırtmıyordu. Çünkü bu hayatının başından beri olması gereken, engellemek için geç kaldığı bir şeydi.

     Kanlı elleriyle gözyaşlarını sildikçe ağlaması daha da şiddetleniyordu. Hıçkıra hıçkıra, bir şeyler görebilmek umuduyla aynaya bakarak ağladı. Ayakta bile zor duruyordu; bunun için kanlı ellerini mermere çivilemesi gerekiyordu sanki. Zihninde beliren soruların sayısı ve hızı azalmıştı. Artık tek merak ettiği şey ne zaman yalan söylemeye başladığıydı. Fakat daha kendi ismini hatırlamazken bunu hatırlamaya çalışması bir anlam ifade etmiyordu. Aynada gördüğü –ya da göremediği- şeyden sonra her şey anlamını yitirmişti. Artık sadece yanağındaki kanla karışan gözyaşları vardı. Biraz sonra onların da yitip gideceğinin bilincindeydi.
‘’Bilmiyorum,’’ diye mırıldandı çaresizce. ‘’Bilmiyorum.’’ Neyi bilmediğini bile bilmezken ağzından farklı bir kelime çıkması oldukça şaşırtıcı olurdu. Hatta şu durumda ayıp bile sayılırdı.

      Burnunu çekti ve gözlerini kapattı. Karşısında çok büyük bir enerji hissetmeye başladı ve kendisini yok oluşuna hazırladı; pes etmişti. Hiçbir şeyden emin değildi ve düşündükçe her şey daha da karmaşık bir hale geliyordu. Tekrar gözlerini açtı ve bakışlarını aynaya kilitledi; bu kendisine ettiği bir vedaydı. Fakat görünen o ki, kendisi ona veda edemeyecek kadar uzaktaydı.
     Aynadan çıkan göz alıcı beyaz ışık bütün odayı kaplamadan önce gördüğü son şey arkasındaki klozetin aynadaki yansımasıydı. Daha sonra beyaz ışık bütün odaya bir virüs gibi yayıldı ve evrendeki o siyah paltolu ve kendisi dahil kimsenin tanımadığı o küçük insanı emip gitti.

      Yalan söylemenin bir nedeni olmak zorunda değildi. Genç adamın söylediği yalanlar her zaman amaçsız olmuştu. Daha sonra bu yalanlar gerçeğin yerini almış, gerçeği tümden silmeyi başarmıştı. Kendi yalanlarına inanan bir adam gerçek bir hayat yaşamayı bıraktığında artık kendisinin de gerçek olmasına gerek kalmamıştı ve var oluşu yalandan ibaret olduğu için yeryüzü kendisini yalandan temizlemek amacıyla bu bireyi kendisinden ve arkadaşı Zaman’dan silmeye karar vermişti. Çünkü yeryüzü dürüsttü. Onun yalandan sıyrılışı bu şekildeydi.

Yorum bırakın