Islaktı toprak. Yeni yağmur yağmıştı belli ki. Deniz boyunca uzanan bitkiler dağlarda artıyor, renk renk çiçekler rüzgârda dans ediyordu. Uyanıyordu doğa. Adeta bir misafir bekliyor, en güzel kıyafetlerini giyip hazırlanıyordu. Lakin bir şey eksikti. Misafir olabilecek hiçbir şey yoktu etrafta. Ta ki gökte bir ışık belirene kadar…
Yakarışlar içerisinde, Dünya’nın daha önce tanımadığı bir varlık indi dağın tepsine. Kanadı kırık bir kuştu o. Yaşıyordu, ama yaşamak istemiyordu. Bir insandı o. Ama yarımdı bir yanı. Eksikti diğer yarısı. Babasıydı o tüm insanların. Ama yanında eşi yoktu. Yalvarıyordu başını göğe dikmiş bir şekilde. Af diliyordu, tövbe ediyordu yaptığı hatanın verdiği mahcubiyetle. Bir insanın sahip olmayı isteyebileceği her şey vardı etrafında. Hiçbirini umursamıyordu. Tek istediği kavuşabilmekti hayat arkadaşına. Durmaksızın ağlıyor, af diliyordu. Saatler akıp gidiyordu ama o, tövbe etmekten başka hiçbir şey yapmıyordu.
Günler akıp gidiyordu birbirinin peşi sıra. Kıpkırmızı olmuştu gözleri. Dayanacak gücü kalmamıştı. Açlıktan ölecekti. Uykusuzluktan iyice güçten düşmüştü. Kaldıramıyordu kendini artık yerden. Upuzun uzanmış, tövbe etmeye, af dilemeye çalışıyordu. Kalan son gücüyle onun, hiç aklından çıkaramadığı yârinin adını sayıklıyordu. “Hav-va”… Aklında sadece o vardı. Düşünemiyordu ondan başka hiçbir şeyi. O’na kavuşmak için yalvarıyor, onunla birlikte ölmek için çabalıyordu. O büyük aşk kendi ihtiyaçlarını tamamen unutturuyordu ona.
Her insanın en büyük düşü olan cennetten de yine o büyük aşk yüzünden kovulmuştu. Her şeye, hem de her şeye sahipken vazgeçmişti hepsinden aşkı yüzünden. O’na ve Havva’sına ölümlü oldukları, er ya da geç birbirinden ayrılacakları söylendiğinde başlarına yıkılmıştı sanki tüm âlem. Neyse cezası, çekmeye hazırdı ikisi de. Yeter ki bir arada kalsınlardı. Yasaklanan meyveyi yemeleri söylenmişti. Tek çaresi oydu ölümsüz olmanın. Korktular, çekindiler ama birlikte olmaya değerdi. Hiç akıllarına gelmemişti “en kötünün” bir vesvesesi olabileceği. O söylemişti bunu onlara. Onlar da biliyorlardı şeytanın inanılacak son kişi olduğunu. Fakat aşkları kör etmişti gözlerini. Hep birlikte olmak istiyorlardı sonsuza dek. Ne de olsa birbirleri için yaratılmışlardı. Adem yaratıldığında, bir de onun vücudundan hemen Havva’sı, o büyük aşkı yaratılmıştı. Çünkü insan sevmek için yaratılmıştı. Tüm ihtiyaçlarından daha büyük bir ihtiyaçtı bu.
Düşünmek bile istemiyordu o anları. Farkındaydı hatasının ve pişmandı. Hiç gücü kalmamıştı. Kapanıyordu gözleri artık. Etrafındaki her şey ona hizmet ediyordu. Bitkiler kendi meyvelerini onun yanına düşürmüş, hayvanlar ona yemek yedirip su içirmişti. Saygı gösterilendi ama onun umurunda değildi. Yeniden gözlerini açtığında hiç ara vermemiş gibi yakarışına devam ediyordu. Secde etmekten dizleri çürümüş, ayakları nasır bağlamıştı. Devam ediyordu hiç umursamadan. Adem Havva’sını istiyordu. Adını hiç dilinden düşürmemecesine sayıklıyordu.
Gün geçtikçe unutmuyor, aksine daha da özlüyordu. Onu bulabilme umuduyla bugün Sri Lanka dediğimiz koca adayı günaşırı turluyor, ayaklarına batan taşlara aldırmadan adanın ormanlarını altını üstüne getiriyordu. Gezdiği yerlerden belki de en az 20 kere geçmişti ama en ufak bir umuda ihtiyacı vardı. Biliyordu. Yaratıcısı onu görüyor, dinliyordu. Bu nedenle asla vazgeçmiyor, tövbe etmeye devam ediyordu. Havva’ya kavuşmak için ağzı kuruyana kadar dua ediyordu.
Yıllar yılları kovalarken Adem için hiçbir şey değişmemişti. Havva’sının özlemiyle yanıp tutuşuyor, içindeki sönmek bilmez alevle her yeri küle çeviriyordu. Dokuz yıl olmuştu. Koskoca dokuz yıl… Vücudunun her tarafı kurumuş, çatlamıştı. Zayıflıktan kemikleri sayılacak durumdaydı. Hala ilk günkü azmiyle devam ediyor, ağlıyor, yalvarıyordu. Son bir kez daha Havva dedi ve gökte tam 9 yıl önce görülen ışık yeniden belirmişti. Kabul olmuştu tövbeleri sonunda. Azmi Allah tarafından ödüllendirilmiş ve affedilmişti. Işık Adem’i oradan alıp doğruca bir çölün ortasına bırakmıştı. Havva’sının yaşadığı uçsuz bucaksız çöle. Koşuyordu kavurucu sıcağı umursamadan. Saatlerdir koşuyordu. Yorulduğunun farkına bile varmıyordu. Yavaşlamıyor aksine hızlanıyordu. Sendelemeye başlamıştı. Ayakları boşalıyordu artık. Hali kalmamıştı. O anda bir rüzgar çıktı. Rahatlatıcı ama sert bir meltemdi. Önce kumları sonra da Ademi sürükledi beraberinde.
Rüzgar hafifleyerek dindiğinde Adem çok uzağında da olsa Havva’yı hissetmişti. Aksayarak sendeleyerek ona doğru koşuyordu. Yavaşça kaybediyordu şuurunu. Beraberdiler artık. Sarılıyordu ona dokuz yılın hasretini çıkarmak istercesine. Adem yavaş yavaş kaymaya başlamıştı Havva’nın kollarından. Gözlerini yummuştu Havva’nın kolları arasında. Açacaktı yeniden gözlerini. Açtığındaysa hiç olmadığı kadar mutlu bakacaktı şu küçük Dünya’ya.