Ben ve çocukluk arkadaşım Deniz, televizyonlara çıkan veya aylarca internette konuşulan enteresan sihirbazlardan değildik. Bazen doğum günlerine, bazen de hayvansız sirklere giderdik. Hiç olmazsa sokakta bir-iki numara yapar insanları eğlendirirdik. Giydiğimiz tuhaf kostümleri çıkardığımızda ve yüzümüzdeki makyajı sildiğimizde o kadar da eğlenceli insanlar olduğumuz söylenemezdi. Mutlu da değildik, bu kesin. Bu durumdan çoğu zaman rahatsız olsak da hiçbir zaman kronik mutsuzluğumuzun sebebini bulmaya çalışmamıştık. Bir anlığına bunu kendime sorduğumda aklıma hiçbir şey gelmediği için bunu dile getirmeye de ihtiyaç duymamıştım.
Yine bir doğum günü partisinde çocuklara gösteri yapmıştık. Çocukları şaşırtmak kolay; şapkadan tavşan çıkarmak veya basit kart numaraları bile işe yarıyor bazen. Parti, yedi yaşındaki bir oğlan çocuğu içindi ve neredeyse yirmi çocuk vardı. Aile varlıklı olmalıydı. Bizim haricimizde bir de palyaço tutmuşlar, bahçeyi süslemişler ve oğullarına pahalı hediyeler almışlardı. Deniz’e, seslendim: ‘’İşimiz bitti galiba. Çocuklara veda edip çıkalım.’’ Ebeveynlerle tokalaşıp palyaçoya el salladıktan sonra bahçeye çıkıp çocukların yanına gittik. Üç çocuk veda edeceğimizi anlamış olmalı ki bize bakıp diğer çocuklara seslendi:
‘’Sihirbazlar gidiyor!’’
Diğer çocuklar hep bir ağızdan: ‘’Hoşça kal Uğur ağabey! Hoşça kal Deniz abla!’’
Partiden ayrıldıktan sonra bütün o çocuk seslerinin ardından bir yürüyüş yapmaya karar verdik. Elbette kıyafetlerimiz ve makyajımız yoldan geçen herkesin ilgisini çekiyordu. Kıyafetlerimiz kısmen aynıydı. İkimiz de beyaz gömlek giyiyorduk. Deniz siyah salopet pantolon ve siyah bir ceket giyerken ben normal siyah kumaş bir pantolon tercih etmiştim; ceketimle birlikte bir de kravatım vardı. İkimizin başında da siyah büyük bir sihirbaz şapkası bulunuyordu. Makyajımız tamamen aynıydı: İkimiz de kırmızı ruj sürmüştük ve siyah bir göz makyajı yapmıştık. Tenimizi ise olabildiğince beyazlatmaya çalışmıştık fakat o boya akalı çok olmuştu. Dikkat çeken şeyler şüphesiz şapkalarımız ve benim makyajımdı.
‘’Yoruldum,’’ dedim sıkıntıyla. ‘’Şu banka oturalım mı?’’ Karşımızdaki geniş banka oturduk. Şapkamı çıkarıp kucağıma koydum ve başımı Deniz’in omzuna yasladım. Gelen geçen insanları izlemeye başladık.
‘’Şu adama bak,’’ dedi Deniz, zayıf bir ses tonuyla. ‘’Saatine bakıp duruyor. Neyi bekliyor dersin?’’
Bu aramızda bir oyundu. Sokakta gördüğümüz insanların ne yaptığını izleyerek yaşantılarını tahmin etmeye çalışırdık.
Deniz’in işaret ettiği adama baktım. Lacivert takım elbiseleriyle oldukça şık gözüküyordu. ‘’İş yemeğine veya sadece toplantıya gidiyor olabilir,’’ dedim ve birden konuyu başka yere saptırdım. ‘’Görümüne epey özen göstermiş. Saçları da oldukça bakımlı. İnsanların işi ne kadar ciddiyet gerektiriyor – Tabii gerçekten işe gidiyorsa. Bir de bize bak.’’ Son cümlemi destekleyen hafif bir kahkaha Deniz’in de gülmesini sağlamıştı. Bizi güldüren şeyler bile kendimizi aşağılayan cümlelerdi, daha ne olsun!
O anda bütün o grilerin arasında renkli bir adam gördüm; cırtlak sarı, yeşil, kırmızı ve mavi rengin karışımı bir tulum giymiş, kırmızı kıvırcık peruklu, yüzünde abartılı bir makyaj olan kırmızı burunlu bir adam. Hemen tanıdım; az önce ayrıldığımız doğum günü partisindeki palyaçoydu bu. İsmi E harfiyle başlıyordu ama tamamını hatırlayamıyordum. Çok geçmeden bizi gördü ve yanımıza doğru yürümeye başladı. Bunu fark ettiğim anda doğruldum ve daha ‘’düzgün’’ oturmaya başladım.
Geniş bir bankta oturuyorduk ve Deniz’in yanında boşluk vardı. Palyaço oraya oturdu ve bize selam verdi. Bu kısa selamlaşmadan sonra yaşanan birkaç saniyelik sessizliğin ardından palyaço burnunu çekmeye başladı ve Deniz basit bir sihirbazlık hareketiyle mendil çıkarıp –bunu ceketinin kolunu kullanarak yapmıştı- palyaçoya uzattı. Bu tuhaf ama komik anın ardından sohbet başlatan kişi palyaço olmuştu:
‘’O kargaşanın içinde pek tanışamamıştık,’’ dedi. ‘’Edip ben.’’
‘’Ben Deniz.’’
‘’Uğur. Memnun olduk.’’
Edip arkasına yaslanıp peruğunu çıkardı. Sarı saçlı olduğunu o an fark ettim ve yüzüne daha dikkatli baktım. Yaptığı komik makyaj yüzünden pek bir şey anladığım sayılmazdı ama aşağı yukarı bizim yaşlarımızda genç bir adam gibi gözüküyordu. Deniz ve ben yirmi yedi yaşındaydık. ‘’Size rastladığıma sevindim,’’ dedi Edip. ‘’Sohbet etmeye can atmıştım fakat çocuklar işte… Palyaço olarak onları eğlendirirken aynı zamanda göz kulak olmak zorundasın.’’ Güldü.‘’Neden bizimle konuşmaya bu kadar istekliydin ki?’’ Biraz soğuk, biraz da esprili bir ses tonuyla söylemiştim bunu. Fakat bu soğuk cümlenin altındaki esprili imayı herkes anlamıyordu ne yazık ki. Ben de ısrarla kullanmaya devam ediyordum. Neyse ki yeni arkadaşımız Edip’in bunu anlaması kısa süreli paniğimi çabucak yitirmemi sağlamıştı.
‘’Palyaçoların görevi çocuklara bir-iki numara yapıp onları eğlendirmekle bitmez demiştim,’’ diye başladı konuşmasına. ‘’Aynı zamanda ortamda çekingenlik sergileyen çocuklara motivasyon sağlamak ve çocukların yaşadığı problemleri çözmek, mutlu olmalarını sağlamak da görevimiz. Fakat partide gördüğüme göre bu çekimserlik ve mutsuzluk çocuklarda değil sizdeydi.’’
Neden bahsettiğini gayet iyi anlamış olsam da doğrusu neden bunun konusunu açtığını hiç anlamamıştım. Sessiz kalmayı tercih ettim ve beklenen sorunun Deniz tarafından sorulmasına izin verdim:
‘’Bu yüzden bizimle konuşmak istedin. Problemimize çözüm bulmak mı istiyorsun?’’ Ardından devam etti. ‘’Ama şu an çalışmıyorsun ve biz çocuk değiliz. Kendini bunu yapmaya iten şey ne öyleyse?’’
Edip gülümsedi. ‘’Palyaçoluk yapınca daha duyarlı oluyor insan. Bir de mesleklerimizin benzerliği beni size yakın hissettirmiş olabilir. Çalışmıyor olabilirim. Ama az önce sen de bir numara yaparak mendil uzattın bana, o anda çalışıyor muydun?’’ Deniz hiçbir şey söylemedi ama güldü.
Bu Edip denen palyaço ilgimi çekmişti. Bize kıyasla enerjisi epey yüksek bir adamdı ve hoş konuştuğunu söyleyebilirdim. Bu ilgimi ona belli edecek samimi bir ifade takındım ve az önce kurduğum herkesin esprisini anlayamayacağı soğuk cümlelerdeki soğukluğu bir kenara atıp doğrudan sıcak cümleler kurmaya başladım. ‘’Öyleyse anlat bakalım Pennywise,’’ dedim sırıtarak. ‘’Ne hakkında konuşmak istiyorsun?’’Edip de sırıttı. ‘’Bu karamsar ruh halinizin sebebini açıklamakla başlarsanız çok uzun konuşabilirim.’’
İşte cevabı olmayan o soru ilk defa başkası tarafından soruluyordu bize. Düşünecek bir şey yoktu; ‘’Bilmiyoruz.’’ cevabını vererek kestirip attık. Fakat bu konuyla oldukça ilgilenen palyaçomuz konuşmaya devam etti:
‘’Beklediğim cevaptı bu,’’ diyerek bizi şaşırttığını söylemeliyim. ‘’Çocukların sahip olduğu sıkıntılar gibi şeyler beklemiyordum. Bilirsiniz; en iyi arkadaşının onu dışlaması veya annesinin ona çikolata vermemesi gibi. Bizim yaştaki insanların sıkıntısı belirsizdir. Aslında tam da bu nedenden mutsuzlardır.’’
‘’Ne demek istiyorsun?’’ diye sordu Deniz. Artık ikimiz de Edip’in yüzüne bakamıyorduk. Bakışlarımız toprağa kaymaya başlamıştı.
‘’Demek istediğim şu,’’ diye tekrar söze başladı Edip. ‘’Sizi mutsuzluğa iten belirli bir olay yok ve bu yüzden mutsuzluğunuzun bir sebebinin olmadığını düşünüyorsunuz. Bir olay yok ama belli ki bir durum var. Aslında bu durumu tahmin ettiğim için sizinle konuşmak istemiştim.’’
‘’Ne durumuymuş?’’
‘’Mesleklerimizin benzediğini söylemiştim. Üçümüz de birilerini şaşırtıp eğlendirmekle yükümlüyüz. Eğlenmek, mutlu gözükmek, mutlu etmek… Bunları birer iş olarak gördüğümüz için sıkıntı içindeyiz. İnsanların acayip bulduğu bu makyajlar artık bize sıkıcı geliyor. Çünkü işimiz bu. İnsanı, neyi rutine dönüştürdüyse o mutsuz eder. Biz mutlu etmeyi, eğlendirmeyi, acayipliği rutine dönüştürdük. Ve bunları sağlamak için kullandığımız yöntemler de aynı. Sizi anlıyorum çünkü bu sıkıntıları ben de yaşadım. Ve görüyorsunuz ki aynı sıkıntıyı yaşayan insanların duygularını uzaktan anlayabilir konuma geldim.’’
Deniz sadece alay eder gibi güldü. ‘’Ne yapacağız öyleyse?’’
‘’Bir kez olsun bunu iş için yapmaktansa kendimiz için yapacağız ve her şeye
bir çocuğun gözünden bakacağız. Biz çocuğuz, bu şehir de bizi eğlendiren
palyaçolar ve sihirbazlarmış gibi. Yer değiştireceğiz yani.’’
Bu cümlelerin Deniz’e tam bir saçmalık gibi geldiği apaçık yüzünden okunuyordu.
Fakat beni heyecanlandırmıştı bütün bunlar. Sanırım bu hüzünden gerçekten bıkan
tek bendim.
Edip bizi ayağa kaldırdı ve hep beraber dolaşmaya başladık.
***
Meydana indik. Bir grup üniversiteli genç amatör bir konser veriyordu. Onları izleyen otuz-kırk kişi vardı hiç şüphesiz; içlerinden on tanesi de arada bir açık gitar kılıfının içine para atıyordu. Biz de insanların içine karışıp müziği dinlemeye başladık. Bu enerji dolu gençleri izlemek oldukça keyifliydi. Bir yardımım dokunsun diye cebimde bulduğum beş lirayı onlara vermek üzere öne çıktım. Parayı atarken karşıda bir grup adamın yüzümü işaret ederek alay eder gibi güldüğünü gördüm. İşim bitince hemen Deniz ve Edip’in yanına döndüm.
‘’Ayna taşıyan var mı?’’ dedim. ‘’Yüzümde komik bir şey var galiba; şuradaki insanlar bana güldü de.’’
‘’Sağdaki mobilyacının vitrininde bir ayna var.’’
Hemen mobilyacının önüne koştum ve ilk gördüğüm süslü aynadan kendime baktım. Saçlarım biraz kabarık duruyordu ama her zaman öyleydi; kestirmeyi düşünmüyordum. Makyajım biraz dağılmış gibiydi. Belki komik gözüken şey buydu. Hemen oradan ayrılıp yan taraftaki kafenin lavabosuna girdim.
Sırt çantamdan bir ruj, bir far paleti ve makyaj çıkarıcı mendil çıkardım. Yüzümdeki bütün akmış makyajı sildim ve yerine yenisini yaptım. Eskisiyle tamamen aynıydı; siyah far ve kırmızı ruj. Şaklabanlık yapmayacağıma göre yüzümü de boyamak yerine normal bir makyajla yetinmiştim. Ceketimi de çıkarıp koluma astım.
Lavabodan çıktım ve diğerleri beni aramasın diye hızlıca meydana koştum. Edip ve Deniz hala aynı yerdeydi.
‘’Makyajını düzeltmişsin,’’ dedi Edip. ‘’Güzel olmuş.’’
‘’Sağ ol.’’
Son şarkının bitişinde Edip elimizden tutup bizi gençlerin yanına sürükledi. Ne yapmaya çalıştığını anlamamıştık. Solistle –aynı zamanda gitarist- konuşmaya başladı.
‘’Bir kereliğine biz de çalabilir miyiz?’’ diye sorduğunda omzuna yumruk attım. Çalmayı bilmiyorduk ki.
Bir vokal-gitarist, bir bas gitarist ve bir bateristten oluşan grup tuhaf tiplerimize bakıp birbirlerine döndüler. Hepsi başıyla onaylayınca solist genç tekrar bize döndü:
‘’Tabii, neden olmasın.’’
‘’Edip,’’ dedim fısıltıyla. ‘’Biz çalmayı bilmiyoruz. Boş ver, gidelim.’’
Edip güldü: ‘’Ben biliyorum sanki.’’
Hiçbir şey söylemeden çekingen tavırlarla gitarı elime aldım. Edip bateriye geçti, Deniz ise bas gitara. Hem bizim için hem de insanlar için çok tuhaf ve komik bir andı. Edip bateriye öylesine vuruyorken biz de tamamen alakasız bir şekilde kendimizce bir şeyler tıngırdatıyorduk. Filmlerdeki bir anda ritmi yakalayan doğuştan kabiliyetli gençler gibi olduğumuzu söylemek isterdim ama ortada ne ritim vardı ne nota. Yine de insanların kulağı tırmalanmış gibi gözükmüyordu.
Yanıma şirin bir kız çocuğu geldi ve el çırpmaya başladı. Bir anda gitarı bırakıp yere koyduğum çantama uzandım. Şimdi herkes beni izliyordu.
Çantamdan bir sopa çıkardım ve basit el hareketiyle göz yanılmasını sağlayan ‘’sopayı çiçeğe dönüştürme’’ numarasını yapıp çiçeği çocuğa verdim. İnsanlar bir anda alkışlamaya başladı. Daha önce bu numarayı yaparken bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum. Belki de Edip’in dediği gibi bunu önceden planlamamış bir şekilde rastgele bir yerde kullandığımdandır.
Müzik aletlerini bırakıp sahile doğru inerken hala o anı düşünüyordum. Her zaman içinde bulunduğum durumlara benzediği halde sanki daha önce bu kadar absürt bir ortamın içinde bulunmamış gibi hissediyordum.
Sahile inmeden şövale ve tuvalleri ortalığa sermiş bir adam gördük. Daha doğrusu, o bizi gördü. Oturduğu tabureden kalkıp koşarak yanımıza geldi.
‘’Beni yanlış anlamayın dostlarım!’’ diye bağırdı, önümüze geçip. ‘’Bu görüntünüz dikkatimi çekti. Vaktiniz varsa sizi resmedebilir miyim? Amacım kabalık etmek değil, öyle düşünmeyin sakın.’’
Birbirimize baktık. Normalde böyle bir şeyi ‘’Uğraşamam.’’ düşüncesiyle reddederdik ama bugün rutin olmuş ‘’eğlendirme’’ işini bırakıp kendimizi rastgele şeylerle eğlendirme günüydü. Bu yüzden üçümüz de bunun bir sakıncası olmadığına karar verdik.
Ressam oturmamız için iki sandalye verdi çünkü Edip ayakta durmayı tercih etti. Sağdaki sandalyeye ben oturdum ve bacak bacak üzerine atıp mankenmiş gibi poz verdim. Deniz ise daha rahat bir oturuşu tercih etti; şapkasını takıp bacaklarını öne uzattı. Edip ise arkamıza geçip sırıtarak neşeli bir görünüm sağladı. Peruğunu takmadı çünkü ressam böyle çok daha güzel durduğunu düşünüyordu.
Yaklaşık yirmi dakika bu pozisyonda bekledik. Bu sürede ressamı ve arkasında duran boyalı tuvalleri inceleme fırsatı edinmiştim. Ressam uzun kahverengi saçlı ve sakallı bir adamdı. Saçlarını bağlamıştı. Otuzlarının sonunda gibi duruyordu. Resimlerine baktığımda genellikle portre çizdiğini fark ettim. Ve hepsi de bizim gibi ‘’tuhaf’’ kıyafetli ve makyajlı kimselerdi.
Yirmi dakikanın sonunda ressam, taslağın bittiğini ve artık hareket edebileceğimizi söylemişti. Resmin tamamı akşama bitermiş; gelip alabilirmişiz. Adamla anlaşıp yolumuza devam ettik. Sahile vardığımızda değişik bir şey bulmayı beklemiyorduk ama güzel bir yürüyüş için en uygun yer sahildi.
Yürürken sohbet edip durduk. Edip kendi hayatını anlattı; biz de ona kendi hayatımızı anlattık. Yirmi beş yaşındaymış. Felsefe bölümünü bitirmiş ve formasyon alıp öğretmenliğe başlamayı düşünüyormuş. Ben de ona Deniz ve benim çocukluk arkadaşı olduğumuzdan ve lise sona kadar beraber büyüdüğümüzden bahsettim. Üniversitede başka şehirlere gitmiştik fakat bitirdiğimizde tekrar bir araya gelmiştik. Ben Sanat Tarihi okumuştum; o ise Arkeoloji. Sihirbazlık haricinde müzelerde falan çalışıyorduk yani. Birkaç kez konferans da vermiştim.
Bunları birine anlatınca o kadar da basit bir hayatım yokmuş gibi gözükmeye başlamıştı. Gerçekten de enteresan şeylerin rutine bağlanması yaptığım onca şeyi görmemi engelliyordu ve bakış açımı basitleştiriyordu. Bugün yaptığım şeyler rutinime kıyasla birazcık daha absürt olsa da sonuç olarak eğlenmek ve eğlendirmekle alakalıydı. Fakat bu kez bütün bunları iş için değil, canım istediği için yapmıştım. Bu sayede her şey o kadar farklı gözükmüştü ki…
Bütün bu düşüncelerin içinde kaybolmamın ardından kendime geldiğimde Edip’e teşekkür etme gereği duyduğumu hissetmiştim:
‘’Düşündüm de haklıymışsın,’’ dedim. ‘’Bugün çok eğlendim ve dönüp baktığımda bunun nedeninin bakış açım olduğunu gördüm. Kendi adıma teşekkür ederim.’’
Deniz de bana hak verdi: ‘’Uğur doğru söylüyor. O bas gitarı elime alana kadar bütün bunların saçmalık olduğunu düşünüyordum.’’ Edip hiçbir şey söylemedi ama gülümsedi. Belli ki utanmıştı.
Birkaç dakika daha yürüdük ve sonra Deniz’den hiç beklemediğim bir hareket geldi; bir anda kendini çimenleri sulayan fıskiyelerin önüne attı. Normalde yüzmekten, hatta ıslanmaktan nefret ederdi. Onu bunu yapmaya iten şey neydi bilmiyordum ama irdelemedim. Ben de Edip’in varlığını unutup Deniz’in yanına koştum ve çimenlere atladım. Fıskiyeler yüzümü ıslatırken nasıl temizleneceğimi düşünmek yerine çocuk gibi eğlenmeye baktım sadece. Edip bizim yanımıza gelmedi. Yüzümdeki, gözlerimi tamamen açmamı engelleyen su yüzünden Edip’e kısık gözlerle bakmaya çalıştım. Tahmin ettiğim gibi sırıtarak el sallayan bir palyaço gördüm ama her şey çok bulanıktı.
Deniz’le beraber bir süre daha fıskiyelerle oynamaya devam ettim. Çocuklar gibi gülüyor eğleniyorduk. Hiç bu kadar uzun süre güldüğümüzü hatırlamıyorum. Fakat bir zaman sonra üşümeye başladık, doğal olarak. Yerden kalkıp fıskiyeden uzaklaşırken yüzümü koluma sildim. Tam o anda beyaz gömleğimin kolu siyah ve kırmızı renkleriyle boyandı ama aldırmadım.
‘’Edip nerede?’’ diye sordu Deniz. Bizi beklediği tarafa
baktım ama göremedim. Sonra etrafıma uzun süre bakındım ama Edip ortalarda
yoktu.
‘’Bakkala gitmiştir, bekleyelim.’’ dedim gözlerim uzaklardayken. Gittiğini hiç
fark etmemiştim.
Bulunduğumuz yerdeki kaldırıma oturup beklemeye başladık. Gerçekten uzun süre bekledik. Fakat Edip geri gelmedi.
***
Deniz ve ben, Edip’in bir anda kayboluşuna anlam veremesek de bunu dert etmemek konusunda anlaşmıştık. Gerçekten bir anlığına oradan ayrılıp daha sonra bizi arayıp bulamadığını düşündük bir an; olamaz mıydı? Ya da sadece çekip gitmişti. Fakat neden hiçbir şey söylemediğine anlam veremiyorduk. Belki söylemişti de fıskiyenin altındayken biz duymamıştık. Fakat kesin bir şey varsa bir anda ortadan kaybolduğuydu. Ve biz de artık mutsuz sihirbazlar değil, makyajı akmış, ıslak ve yorgun sihirbazlardık. Şimdi yapılacak son bir şey vardı.
Sahilden ayrılıp resmimizi çizen ressamın yanına gittik. Sandalyesinde oturmuş etrafı izliyordu. Çok geçmeden bizi gördü ve gülümsedi. ‘’Ben de sizi bekliyordum!’’ diye bağırdı bir anda. Biz bir şey söylemeden yerinden fırladı ve şövaleye yerleştirilmiş olan büyük tuvali alıp elimize tutuşturdu.
Bu gerçekten çok güzel bir resimdi. Benim makyajımdan Deniz’in ayakkabısındaki lekeye kadar bütün ayrıntılar bu tuvaldeydi. Tek fark Edip’in elindeki balondu; bunu ressam kendisi eklemiş olmalıydı. Onun haricinde bu tablo bizden daha gerçekti!
Edip’e uzun süre baktım. Bizim ciddi suratlarımızın arasında tabloyu neşelendiren tek şey oydu. Keşke bunu o da görseydi.
Deniz, ressama bakıp ‘’Çok teşekkür ederiz. Gerçekten çok güzel.’’ gibi cümleler etmeye başlarken ben tabloda incelenmedik yer bırakmamaya ant içmiş gibi tabloyu izliyordum.
Gözlerimi bir an tablodan ayırıp sokağa baktığımda evlerden birinin kapısını çalan sarışın bir genç gördüm. Yeşil kazak giymiş, gayet sıradan bir genç adamdı fakat sadece sırtını görebiliyordum. Birinin kapıyı açmasını bekleyen bu adamda hiçbir tuhaflık yoktu fakat anlayamadığım bir şeyler olduğunu hissetmiştim. O anda, sarışın adam üç saniyeliğine bulunduğumuz tarafa baktı ve böylece yüzünü görebildim. Çok tanıdıktı.