Babam olmadan geçirdiğim ilk ay sona ermişti. Tamamen var olamadığım, bir an olsun o günü unutamadığım otuz gün geçmişti öyle ya da böyle. Yoğunluk bahanesiyle ziyareti 30. güne kadar aksatan, eş-dost olarak nitelendirdiklerimiz ayaklanmış, çıkmaya hazırlanıyorlardı. Bense bir dakika bile olsun, misafirleri biraz daha evde tutmak için kırk takla atıyor, aynı lafı dolandırarak onları lafa tutmak istiyordum. Yalnız kalmamalıydım çünkü şu koskoca yalıda. Çok misafir de yoktu zaten. Babam hep varlık peşinde koşan kibirli bir adamdı. Pek sevilmezdi bu sebeple. Sadece sosyete kesimden gelenler vardı. Onlar da pek saygılı değildiler zaten böyle şeylere. 5 dakika uğrayıp kalkmaktı planları. Onları evde tutmak çok zordu. Benimki de zorunlu bir çabaydı lakin.
Babam bir vasiyet yazmıştı o geri dönülmez vedadan önce. 1968 yılında çıktığı ve 2 yıl süren Avrupa seyahatinden dönerken aldığı belki de sayısı yüzü geçen hediyelik eşyalardan sadece biri olan dolma kalemiyle yazdığı kâğıdı bana uzatırken ölümünden bir ay sonra, yalnızken okumamı tembihlemişti. O günün gelip çattığını aklım almıyordu. Kaçmalıydım o kâğıdı okumaktan. Misafirler gitmemeli, yalnız kalmamalıydım. Hazır hissetmiyordum kendimi. Dayanamayacaktım buna lakin kaçınılmaz son olduğunun da farkındaydım. Son misafir de lafı kestirip atarak gitmişti. Yalnızdım işte. Derin bir nefes alarak odama çıkan merdivenleri ağır ağır tırmanmaya başladım. Yoğun sessizliği bozan tek şey ayak seslerim ve daha sonra odaya vardığımda okumaya başladığım kâğıdın hışırtılarıydı. Yatağımda oturuyor, karamsar hislerle okumaya başlıyordum. Unutamayacağım bir el yazısıyla “kalan son yakınım: oğluma.” yazılmıştı beni baştan aşağı değiştirecek o kâğıdın en başına. “Evet” diyordu. “Sen benim tek yakınımsın. O dost dediğimiz insanlar hiç kimse aslında. Hayatı benim gibi yaşayan kibirli, açgözlü insanlar. Senin için hiç kimse olsunlar ki sen de onlar gibi ya da baban gibi olma. Ben onların değersiz olduğunu geç anladım ve hatalar yaptım. Bir babanın görevi çocuğuna doğru ve yanlışı öğretmektir. Geçmişte mesleğimin derdine düşüp vazifemi yeterince yerine getiremedim. Olsun. Geç olması hiç olmamasından daha iyidir.” “Hayır” diye bağırıyordum içimden. “Hayır yaptın. Hem de çok iyi yaptın görevini.” Yaşlar süzülmeye başlamıştı bile yanaklarımdan.
Özür diliyordu vasiyetinin devamında. Çok şey için özür diliyordu. ‘Özür dilerim. Seni evladım olarak değil, aile şirketimizin bir sonraki yöneticisi olarak gördüm. Sana masal değil, iktisat kitapları okudum. Özür dilerim. Senin için iyi bir rol model değildim hiçbir zaman. Hep yanlış örnek oldum sana. Fenalığı, sahteciliği öğrettim. Kapitalizmin kör ettiği gözlerim göremedi yıllarca hayatta en değerli şeyin para olmadığını. Annen ve babam hep söylerdi lakin. “Mal ve mülkün kulu olma. Daha çok para kazanacağım diye sahtelik yapıyor, insanların hakkına giriyorsun.” derlerdi. Dinlemedim. Bir musibet bin nasihatten iyidir demiş atalarımız. Doğru demişler. 2 yıldır yatalak yaşıyorum. Birilerinin yardımına muhtaç olmak o kadar zor ki. Bu, bana Allah tarafından yediğim haklar karşılığında verilmiş cezam. Eskiden para beni hep çok mutlu edecek sanırdım. Lakin hayatımı, en büyük paraların bile çare olmadığı amansız bir hastalıkla harcadığım son üç yılımda hiç de mutlu değildim.’
Hastalıktan bahsetmeye başlayınca her kelimede yüreğimden başka bir parça kopmaya başlamıştı. Artık kendimi alamıyordum okumaktan. Devamını o kadar merak ediyordum ki. Beni çok şaşırtacak fakat bir vasiyetin en basit kısmı olan mirasla devam ediyordu vasiyet. “ İki yıldır yataktayım. Hayatımı hep kimsenin sevmediği bir adam olarak geçirdim ve bu süreçte kimse ziyaretime bile gelmedi. Şu hayatta çok fazla keşkem var. Senin hep iyi ki demeni istiyorum. Keşkeler beni yorduğu gibi seni de yormamalı. Paranın beni değiştirdiği gibi seni de değiştirmesi isteyeceğim en son şey. Bu sebeple sana bu evden başka hiçbir miras bırakmıyorum. Bütün mülkümü yetimhanelere, derneklere ve ihtiyacı olanlara dağıttırttım. Hayatımda iyi ki dediğim iki şeyi bu küçük dünyaya veda etmeden önce yaptım. Doğru olanın çok geç farkına vardım. Gözlerim hep kör yaşadım. Gerçek dünyayı hayatımın son aylarında gördüm. Meğerse ne kadar güzelmiş. Senin bu dünyayı ve içindekilerinin iyiliklerini hep görmeni istiyorum. Geçmişte sana yaptığım telafisi olmayan kötülükleri ancak böyle hafifletebilirim. Yüzüm olmayarak senden son bir isteğim var. İnsanlara hep iyilik saç. Mümkün olmasa bile en azından küçük bir gülümseme ver.”
Söz veriyordum içimden. Tekrar tekrar söz veriyordum. Gözümden süzülen yaşları kollarımla silip birden ayağa kalktım. Hiddetle kâğıdı yukarı kaldırdım ve “ bundan sonra bu kâğıt bundan sonra benim yaşam düsturumdur.” diye haykırdım. Tekrar ediyordum bu sözlerimi. Bağıra bağıra tekrar ediyordum. Sesim kısılana kadar bağırdım buruk bir gurur ve hamasetle.