Yanılgılar Diyarı

        Prudence, odasında vakit geçirirken rahatsız edilmekten hoşlanmazdı. Bir süreliğine herkesten uzaklaşmayı ister, yatağına uzanıp hayaller kurardı. On dört yaşındaki bu kızın, hayallerinden başka pek de arkadaşı yoktu ve bunu dert ettiği söylenemezdi. Sonuçta bütün bunlar kendi tercihinden başka bir şey değildi.
        Prudence kırmızı geceliğiyle yatağında yatarken pencereden yıldızları seyrediyordu. Evleri tek katlı olduğundan sokağı da rahatça görebiliyordu. Ne kadar sıkıcı bir sokaktı! Gelen geçen kişiler hep aynıydı ve yan komşunun köpeği buna rağmen herkese havlıyordu. Prudence dışarıyı izlemenin keyifsiz olduğuna karar verince olduğu yerde dönerek gözlerini beyaz ve yeşil renklerinin hakim olduğu odasına doğrulttu. Dikkatini çeken ilk şey beyaz masasının üzerinde duran mavi bir bez çantaydı. Yataktan kalkıp hızlı adımlarla masasına doğru yürüdü ve çantayı eline aldı. Bu çantayı ilk kez gördüğüne emindi; kendisine veya annesine ait değildi. Üstelik birkaç dakika önce orada bulunmuyordu. Bir saniye bile düşünmeden içini açtı çantanın. İlginç bir şey bulmayı ummuştu fakat bu masmavi çantanın içi bomboştu. Emin olmak için ters tutup sallamayı bile denedi fakat sonuç yine hüsrandı.
        Annesine sormak için odasından çıktı ve uzun koridorda ilerledi. Salona geldiğinde annesini bulamadı fakat her şeyin çok daha farklı gözüktüğünü hissetti. Sanki eşyaların, duvarların ve ışığın rengi çok daha canlı bir hal almıştı. Prudence, kendi etrafında dönerek ‘’Anne!’ diye bağırdı fakat annesi orada değildi. Annesinin arka bahçede olduğunu düşünüp tam o tarafa gidecekken gözü pencereden dışarısına takıldı. Yavaşça pencereye yaklaştı ve dışarı baktığında gökyüzünde pembe, mavi ve yeşil ışıkların yandığını gördü. Üstelik kaldırımlar ve evler de fosforlu gözüküyordu. Ne olduğuna anlam veremeyip elindeki çantayla dışarıya fırladı. Etraf bambaşkaydı! Yıldızlar bile bütün bu kaynağı belli olmayan ışıklara rağmen eskisinden çok daha parlak gözüküyordu ve Ay, sanki sokağa düşecekmişçesine yakınlaşmıştı.

        Bütün bu ışık gösterisi karşısında büyülenen Prudence başını havaya kaldırmış bir şekilde duruyor, kendini bu görüntüye teslim ediyordu. Hipnoz olmuştu sanki; gözlerini gökyüzünden ayıramıyordu. Onu uyandıran şey omuzlarında hissettiği ellerdi. Kız korkudan çığlık atıp arkasını döndü. Karşısında yirmili yaşlarında bir oğlan vardı. Oldukça zayıf ve uzundu. Siyah bir takımın içindeydi ve uzun sayılabilecek siyah saçları vardı. Bütün bu siyah renginin haricinde mavi bir kravatı ve mavi bir göz makyajı vardı. Aslında yüzü tamamen boyayla kaplıydı fakat çoğu boyanın aktığı belli oluyordu. Bu ona biraz ürkütücü bir görünüm verse de Prudence’in tabiriyle ‘’tarzdan anlayan’’ insanlar onu ilginç bulabilirdi.
‘’Sen de kimsin?’’ diye sordu Prudence. Genç hemen cevap verdi: ‘’Benim adım Michael. Seninki ne?’’
‘’Prudence.’’
‘’Tanıştığıma memnun oldum, Prudence! Nerede olduğunu biliyor musun?’’
Prudence etrafına bir kez daha baktı. ‘’Evimin bulunduğu sokaktayım sanırım. Ama her şey çok yabancı görünüyor.’’
Michael yürümeye başladı ve Prudence’e, onunla gelmesini istediğini gösteren bir işaret verdi. Prudence ne olduğunu anlayamadan bu acayip gencin yanında yürümeye başladı. Michael’ın simli mavi boyası ışıkların altında parlıyordu ve hızına yetişmek oldukça zordu. Kendinden emin bir şekilde konuştu: ‘’Aslında doğru, yaşadığın sokaktasın. Fakat biraz daha farklı bir versiyonu diyelim.’’
‘’Bütün bu ışıklar gerçek mi?’’
‘’İşte tam da konuya değindin!’’ diye bağıdı Michael. Hızlı adımları bir anda kesilince Prudence afallamıştı. ‘’Buradan çıkmanın tek yolu neyin gerçek, neyin hayal olduğunu ayırt edebilmek.’’
Prudence, ‘’Her şey gerçek gözüküyor,’’ dedi hayal kırıklığıyla. ‘’Nasıl ayırt edebilirim ki?’’ Michael bu soruya cevap vermedi. Uzun bir süre boyunca yürüdüler. Prudence’in aklında bir sürü soru vardı fakat hiçbirini cümlelere dökemiyordu. Sokağın sonuna geldiklerinde durdu ve elindeki mavi çantayı Michael’a uzattı. ‘’Bunların hepsi hayalse bu çanta gerçek olmalı. Onu bütün bu acayipliklerden önce görmüştüm.’’
Michael kaşlarını çatarak çantaya doğru baktı ve hızla kızın elinden alıp inceledi. ‘’Hayır!’’ dedi. ‘’Bu çanta mı gerçekmiş? Herhalde buradaki en büyük yanılgı bu mavi şölenin kendisidir.’’ Çantayı fırlatıp attı ve Prudence, bir kez daha hayal kırıklığına uğradı. Tam ağzını açacakken gökyüzünün değişmeye başladığını fark etti.

        ‘’Neler oluyor?’’ diye bağırdı ve Michael’ın koluna yapıştı. Gökyüzündeki ışıklar sanki katı cisimlermiş gibi yere düşüyordu. Prudence korkuyla gözlerini kapattı ve tekrar açtığında etraflarını pembe, mavi, yeşil ve mor renklerinde toz bulutlarının sarmış olduğunu gördü. Gökyüzüne baktığında ise gözlerine kırmızı ışıklar saçan bir delik ilişti. Bunların hepsi bir anda kendilerini oluşturmuş gibiydi ve her ne kadar korkunç olsa da çok güzel görünüyordu. Michael ve o hiçbir yere gitmemişlerdi ve bulundukları ortam resmen değişmişti. Bambaşka bir yerde bulunuyorlardı artık; hem oldukça yabancı, hem de insanın evi gibi tanıdık.
        Michael kızın elinden tutup yürümeye devam etmeleri gerektiğini söyledi. O anda renkli toz bulutları, ışıklarını kaybedip beyaza dönüşmeye başladı ve bütün o ışıklar tamamen zemine yayıldı. Prudence yere bastığında ayakları ışıklar arasında kayboluyordu ve ittirdiğinde katı maddelermiş gibi onları her yöne dağıtabiliyordu. ‘’Baksana!’’ dedi Michael’a. Genç adam güldü ve tıpkı Prudence gibi o da ışıklarla oynadı.. Kısa süre sonra zemindeki ışıklar ve beyaz bulutlar haricinde gördükleri hiçbir şey olmadığını fark ettiler. Gökyüzünü ve bulundurduğu deliği bile göremiyorlardı artık.
Birden, ‘’Bu yoldan sıkıldım,’’ dedi Prudence. ‘’Hiçbir yere varmıyor.’’ Yere oturdu. Michael da dinlenmek adına aynı şeyi yaptı.
‘’Belki yanlış yöne gidiyoruzdur.’’ dedi oğlan. Prudence cevap vermedi ve zemindeki ışıkları eliyle ittirdi, kazdı. Zeminin neye benzediğini görmek istemişti ve amacına ulaştı da. Zemin buzdandı. Işıkların arasına yatan Michael’ı kaldırıp buna bakmasını söyledi. Daha sonra buza eliyle vurdu ve kırmaya çalıştı. Dakikalardır üzerinde yürüdükleri buz küçük bir darbeyle kırılmıştı. ‘’Belki de bu buz gerçektir,’’ dedi Prudence ve hızla tekme atıp yarığı büyütmeye çalıştı. O sırada zeminde bulunan ışıklar buzun kırıldığı yerden aşağı doğru akıyordu. Prudence tekme atarken biraz fazla sert davranmıştı; buzlar kırıldı ve aşağı düşen ışıklar Prudence’in ayağına dolandı. Böylece kız da ışıklarla beraber bilinmezliğe düştü.
        Prudence çığlık atarak düşerken Michael da arkasından atladı. Kısa süre sonra kendilerini nefes nefese kalmış bir şekilde, bulutların üzerinde buldular. Bu yumuşak bulutlar düşüşlerini hafifletmişti. Hiçbir acı hissetmiyorlardı. Etrafa göz attılar: Her tarafta yıldızlar, kayalar vardı ve renkli ışıkların gösterisi hariç oldukça karanlık bir ortamdı. Bulundukları ortam herkesin tahmin edebileceği, basit bir uzay boşluğuna benziyordu. Elbette çok daha acayipti. Üstelik buraya gelme şekilleri de oldukça enteresandı. Sonuçta kimse gökyüzüne düşmezdi! Prudence bunları düşünürken zihninin yorulduğunu hissetti. Bununla birlikte, kızın kırmızı geceliğinin bir köşesi yırtılmıştı. Bütün bunlar Prudence’i çıldırma derecesine getiriyordu:
‘’Bir bulutun üzerinde duruyoruz! Böyle bir şey mümkün değil. Bu bulut gerçek olamaz. Ama yine de üzerinde duruyor ve hissediyorum. Bana bir ipucu ver Michael! Hiçbir şey bilmeyen birinden gerçeği ayırt etmesini istemek çok bencilce.’’
Michael, Prudence gibi diz çöker bir vaziyette kızın omuzlarından tutup ‘’Prudence! Sakin ol lütfen.’’ dedi telaşla. Prudence’in gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Bir cevap dilercesine Michael’ın kollarına sarıldı. Bu yanılgılar diyarında konuşabileceği, güvenebileceği tek kişi oydu. Başka bir seçenek istediği de söylenemezdi. ‘’Belki sen gerçeksindir.’’ dedi ağlarken. Michael’ın suratında bir üzüntü ifadesi belirdi ama bu sözleri duymamış gibi yapıp eliyle ilerisini işaret etmeyi tercih etti.
‘’Prudence, etrafa bak. Gördüğümüz kırmızı deliğin olduğu yere gelmişiz. Düştüğümüzü sanırken yukarı çıkmışız. Bu bulutlar da önceden arasında gezindiğimiz tozlar olmalı.’’ Küçük kızın bunu zaten bildiğinin farkındaydı fakat ağlamasını durdurmak için aklına ne gelirse söylemeyi deniyordu; başarılı da olmuştu. Prudence doğrulup etrafa baktı. Kırmızı ışık saçtığını sandığı deliğin çok daha farklı bir şey olduğunu gördü. İçinde ve çevresinde parlayan ışıklar daha çok alev gibiydi ve bu pek de bir delik sayılmazdı. Tek tarafı kopmuş bir alev topu gibiydi.
‘’İkiye bölünmüş bir güneşe benziyor,’’ dedi Prudence. ‘’Aşağıdan tamamen farklı gözüküyordu.’’
‘’Sence Güneş’i ikiye bölersek böyle mi gözükür?’’
‘’Sanırım.’’
‘’Bence böyle gözükmez,’’ dedi Michael ve omuzlarını silkti. ‘’Ama elbette, bu senin düşüncen.’’
Prudence tam da Michael’a göre ikiye bölünmüş bir güneşin nasıl gözüktüğünü soracaktı ki, aklına başka bir şey geldi: ‘’O Güneş ise gerçek olabilir mi? Sonuçta Güneş gerçektir.’’ Michael üzüntüyle kafasını iki yana salladı. ‘’Ama gerçek Güneş böyle gözükmez, değil mi?’’ Michael’dan gelen bu yanıt Prudence’in yanlış olduğunu doğruluyordu. Ama artık çok zaman geçmişti ve Prudence’in dönmesi gerekiyordu. Burada sonsuza kadar kalamazdı.
       ‘’Bu parlayan alev topunun ne işe yaradığını bulmam gerekiyormuş gibi hissediyorum. Cevap onda olabilir.’’ dedi Prudence. O anda üzerinde bulundukları bulut hareket etmeye başladı.
‘’Bazı şeyler yalnızca kendileri için oradadır, Prudence,’’ dedi Michael. ‘’Her şeyin yarar sağlaması gerekmez. Ayrıca bu onları kötü de yapmaz. Benden bir ipucu istemiştin işte: Bu yarısı kesilmiş alev topu ne Güneş’tir; ne de aradığın sorunun cevabı. Görevi yalnızca güzel gözükmek.’’
‘’Bizden başka kimse yok. Biz yokken kime güzel gözükecek?’’
‘’Kendisine.’’
        Prudence cevap vermedi ve onlara bu boşlukta tur attıran bulutun keyfini çıkarmaya (!) başladı. Michael sırtüstü yattı günün yorgunluğunu atmaya çalıştı. Prudence bu süre içinde hala fikir üretmekle meşguldü. ‘’Yaşadığım şeyleri düşünüyorum. Yatağımdan yıldızları seyrediyordum. Bu kırmızı geceliği de yeni almıştık; bak, yırtılmış! Her neyse, sonra odamda mavi bir çanta buldum. Her şey o zaman başladı. Bana o çantanın da bir yanılgı olduğunu söyledin. Sana sunduğum her cevabı reddettin. Buradaki her şey gerçek olamayacak kadar güzel ama hepsi gerçekmiş gibi geliyor. Her şeye dokunabiliyorum, her şeyi hissedebiliyorum,’’ Bir anlığına sustu ve cevap bulamadığını belirtmek amacıyla somurtmaya başladı. Yavaşça tekrar konuştu. ‘’Eğer bunlar neyin gerçek olup olmadığını anlamam için bir yöntem değilse, sanırım buradaki tek gerçek şey benim.’’
‘’Ne dedin sen?’’ Michael yattığı yerden hızla doğruldu.
‘’Tek gerçek şey benim dedim.’’
Michael gülerek ‘’Bu doğru.’’ dedi. Bir anda uzaktaki bütün yıldızlar düşmeye başladı. Yarım alev topunun içinden boşluğa doğru akan lavlar dehşet saçtı. Etraftaki renkli ışıkların hepsi bir anda kırmızıya dönüştü. Prudence ‘’Neler oluyor?’’ diye sordu telaşla. Fakat Michael cevap veremedi. Üzerinde oturdukları bulut da kırmızı rengini aldığında yukarıdan gelen kırmızı ışıklar bir araya toplandı ve yalnızca Prudence’i aydınlattı. Prudence dehşete düşüp gözlerini sıkı sıkı yumduğunda Michael’ın sesini duydu:
‘’Seni tanımak güzeldi, sevgili Prudence.’’

        Gözlerini açtığında kendini sokağın ortasında buldu. Etrafına bakıp ‘’Michael?’’ diye seslendi fakat genç adam ortalarda yoktu. Aslında her şey tıpkı Michael gibi gitmişti. Bütün o ışıklar, yıldızlar ve yarım alev topu ortadan kaybolmuştu. Prudence’in bunu idrak etmesi komşularının köpeğinin havlama sesiyle gerçekleşmişti.
        ‘’Prudence!’’ diye bağırdı bir ses. Bu annesiydi. ‘’Orada ne yapıyorsun? Saat geç oldu, çabuk eve gel!’’ Prudence aceleyle kendini toparladı ve eve doğru koştu. Olanları annesine anlatmayı bir an olsun seçenek olarak görmedi. Fakat eve vardığında annesi ona bir şey yüzünden kızgındı:
‘’Yeni geceliğini yırtmışsın!’’ dedi ve anında kendini sakinleşti. ‘’Her neyse, çok büyük bir yırtık değil. Dikebilirim.’’

        Prudence’in sihirli yolculuğu bu şekildeydi. Michael ile birlikteyken orasının yanılgıdan ibaret olduğunu ve kendisinin gerçek olduğunu anlayabilmişti. Fakat şimdi annesinin yanında aklında hala bir sürü şüphe vardı. Sonuçta bütün bunlar gerçekten bir hayalden ibaretse, onları gerçekten yaşadığına bu kadar emin olmazdı. Belki de hiç kimsenin bilmediği gibi o da neyin gerçek ve neyin hayal ürünü olduğunu asla tam olarak anlayamayacaktı.

Yorum bırakın