(Bu hikaye Roman Kahramanları Haftası için, Dorian Gray’in Portresi adlı romandan esinlenilerek yazılmıştır. Karakterler Dorian Gray’in Portresi romanına aittir.)
Portreler yüzlerimiz kadar ruhlarımızın da birer yansımasıdır. Ancak yüzlerimiz ve ruhlarımız zamanla değişime uğrar; portreler hep aynı kalır. Portreler bizim saf taraflarımızdır. İnsanlar, saf taraflarını koruyabilmek için portrelerini çizdirirler. Basil Hallward böyle düşünüyordu.
Basil Hallward, iki bin on sekizin yazından beri insanların portrelerini çizerek para kazanıyordu. Bu yıllarda sanatçılara pek değer verilmese de Basil kendi reklamını gayet iyi yapıyordu. Hatta Londra’nın en popüler ressamlarından birisi haline gelmişti. Üstelik yalnızca portre çiziyordu.
Basil, yirmi yaşlarında, kumral saçlı, yeşil gözlü, güzel bir kızın portresini inceliyordu. Bu kızın ismi Sarah Tyler’dı ve birazdan portresini almaya gelecekti. Basil portreye baktıkça sanata olan saygısı daha da artıyordu.
Yarım saat sonra kapı çalındı ve Basil’in yardımcısı Sarah’ı içeri aldı. Sarah, evin arka odalarından birine girdi. Ressamı üzerinde kendi portresinin bulunduğu bir tuvalin yanında buldu. Tuvale bakarak, ‘’Bu inanılmaz!’’ diyebildi.
Basil gülümsedi.‘’Güzel yüzünüz bu portreyle sonsuza kadar güzel kalacak. Umarım beğenmişsinizdir.’’ Bunu söylerken kızın portreyi beğendiğini zaten biliyordu.
‘’Bu hayatımda aldığım en özel şey. Çok teşekkür ederim.’’
‘’Benim işim bu Bayan Tyler. Rica ederim.’’
Günler Basil Hallward için yavaş, portrelerini çizdirmiş insanlar içinse hızlı geçiyordu. Bir yılın sonunda, Basil Hallward artık o kadar da popüler değildi. Piyasaya portre çizen çok insan çıkmıştı. Onlar da ancak birkaç ay aktif olabildiler. Artık insanlar portrelerini çizdirmeye çok da meraklı değillerdi.
Sarah Tyler uzun süredir görmezden geldiği portresine tekrar bakmaya karar verdi. Bir yıl önce portreyi evinin girişine asmıştı fakat artık odasının bir köşesinde bulunuyordu ve sürekli baktığı söylenemezdi. Şimdi tekrar incelediğinde kafasına bir şey takılmıştı. Portrede bir tuhaflık vardı ama ne olduğunu bir türlü anlayamıyordu. ‘’Grace!’’ diye bağırdı ev arkadaşına. Gözünü bir saniye bile portreden ayırmadı.
‘’Ne oldu?’’
‘’Şuna baksana,’’ dedi Sarah. ‘’Portrem. Sanki farklı bir şeyler var.’’
Grace, tıpkı Sarah gibi incelemeye başladı resmi. Fakat o Sarah’ın gördüğü şeyi görmüyordu. ‘’Ben farklı bir şey görmüyorum.’’
‘’Her detayı incelediğimde hiçbir sorun yokmuş gibi gözüküyor. Fakat bütün olarak baktığımda sanki resmedilen kişi ben değilmişim gibi… Gerçekten hiçbir tuhaflık görmüyor musun?’’ Grace de Sarah’ın yaptığı gibi bir bütün olarak baktı resme. Hala aynı gözüküyordu.
‘’Sanmıyorum Sarah,’’ dedi. ‘’Portreyi çizdireli uzun zaman oldu. Neden şimdi böyle düşünüyorsun?’’
Sarah cevap vermedi. Grace ise arkadaşını portreyle yalnız bırakıp işine döndü. Sarah birkaç saniye daha inceledi portreyi. O portrede aylarca gözden kaçırdığı rahatsız edici bir şeyler vardı. Bir yıl önce harika bulduğu bu sanat eseri, görünmez bir şey yüzünden onu rahatsız ediyor hatta korkutuyordu. Resmi duvardan aldı ve bir sandığın içine koydu.
Sadece Sarah’ın portresi değil, bütün portreler zamanla evlerin en kuytu köşelerine itilmişti. Basil Hallward’ın başlattığı bu portre çılgınlığının ardından neredeyse on sene geçmiş, portreler tamamen unutulmuştu. Tabii bir kişi çıkıp portresini dolabından çıkarana kadar…
Haber kanallarını açanların gördüğü tek şey Nick Green adında bir adamdı. Sarah da bir cumartesi sabahı bu haberleri izliyordu. Nick Green canlı yayında sinirli bir şekilde bağırıyordu: ‘’Basil Hallward! Portremi çizdirdiğim adamın adı buydu. O adamda ve çizdiği portrelerde bir tuhaflık olduğunu sezdiğime yemin ederim. Aradan yıllar geçti ve şu resme bakın!’’ Nick Green elindeki çerçevelenmiş tuvali kameraya gösterdi. Resimde kanlı gözlerle sırıtan ürkütücü bir adam vardı. Sarah bir canlı yayındaki adama bir de adamın elindeki portreye bakıyordu. Canlı yayında isyan eden adamın yüzü temiz ve gençti; portresi nasıl böyle çirkin ve korkutucu olabilirdi?
‘’…Bu Hallward’dan aldığım portreyle aynı değil!’’ diye bağırmaya devam etti Nick Green. ‘’On yıl önce çizdirdiğim portre nasıl bu hale gelir? Hallward’dan açıklama istiyorum! Olayı tuhaf kılan ise on yıl önceki fotoğraflarıma baktığımda şu anki halimden bir fark görememem.’’ Nick Green son cümlelerine doğru sakinleşmiş, içten içe korkmaya başlamıştı. Bu onun yüzünden okunuyordu.
Sarah telaşla birkaç kanal daha gezdi. Değiştirdiği her kanalda portrelerinin değiştiğini söyleyen başka insanlarla karşılaşıyordu. En sonunda kumandayı koltuğa fırlatıp ayağa kalktı. Koşarak odasına gitti ve uzun süre önce sandığa kaldırdığı portresine baktı. Gördüğü şey karşısında donakalmıştı.
Basil’ın kapısı çalınmıştı. Her zamanki gibi kapıya yetişen kişi yardımcısı olmuştu. Basil resim odasında öylece dikiliyor ve çizdiği resimlere bakıyordu. Bir anda odasının kapısının açıldığını duydu ama o tarafa bakmadı. Onu bu dalgınlıktan alıkoyan şey oldukça eski bir sesti:
‘’Ne yapıyorsun sen?’’ demişti ses. Basil arkasını döndü ve bu hareketi yaptığı an
karşısına çıkan genç adam boğazına yapıştı. ‘’Sen ilgi manyağı, korkak herif! Bütün bu insanların hayatını karartma hakkını nereden buluyorsun?’’
Basil zorla gülümsedi, boğazındaki el yüzünden zar zor konuşuyordu: ‘’Beni öldürmek için mi çıkageldin sevgili dostum? Yoksa kapıda bekleyen aynasızlar mı var?’’ Genç adam Basil’ı iterek onu serbest bıraktı.
‘’Bana amacını anlat.’’
Basil tekrar güldü. ‘’Bir sanatçı olarak güzelliği ebedi kılmakla görevliyim. Ben işimi yapıyorum,’’ dedi ve genç adama doğru yaklaştı. ‘’Seni ne zaman çizmiştim? Benim sayemde hala genç ve güzelsin. Portren çürüyüp gidiyorsa ne önemi var? İnsanların işlediği bütün günahlar yüzlerine yansır, onları çirkinleştirir. Bunun hiçbir insana olmasını istemediğimi seni çizerken fark etmiştim, bunu zaten biliyorsun.’’
Genç adam sinirle tısladı: ‘’Hiçbir insan şeytanın yöntemiyle yapmaz bunu. Bana bak! Bu yüz şeytanın yüzü ve suçlusu sensin.’’ Bu cümleler genç adamın ağzından öfke ve çaresizliğin karışımı olarak çıkmıştı.
‘’Güzel olan şey şeytanidir zaten!’’ diye bağırdı Basil. ‘’O yüzden güzeldir. Sana verdiğim hediyenin farkında değilsin. Portrede gördüğün şey günahların. Günahların o portrede olmasaydı yüzünde olacaktı. Yıllar önce portreni o halde bulunca bağırıp çağırmıştın. Sonra gittin ve bir daha geri gelmedin. Sen anlayamadın ama insanlar ellerindeki hediyeyi anlayacaklar. Bu hediye: gençlik! Gençlik güzelliktir. Kaç yaşındasın sen? Yetmiş oldun mu? Yirmi üç yaşında genç bir adamın olabileceği kadar temiz görünüyorsun. Ben yüz yedi yaşındayım! Ve benim de bir portrem var.’’
O anda dışarıdan gelen ‘’kızgın kalabalık’’ sesleri iki adamın da susmasını sağlamıştı. Öfkeli çığlıklar evin en arka odasında olmalarına rağmen net bir şekilde duyuluyordu. Basil işte o anda bütün sözlerinin boşa gittiğini anlamıştı. Tek kelime daha etmemeye karar verdi. Genç adam da sakinleşmişti.
‘’Dışarıda polisler yok ama ruhlarının bir portreye tutsak olduğunu fark eden insanlar var. İnsanlar özgürlükleri söz konusu olduğunda nasıl da isyankar olabiliyorlar.’’ Birkaç saniye durdu ve ressama doğru bir adım attı. ‘’Bir de senin portreni görelim, Basil.’’
Basil’ın kapısına dayanmış onlarca kişi vardı. İçerideki iki adam balkona çıktı. Ressamı gören kalabalık küfürler ediyor, çığlıklar atıyordu. İstedikleri cevabı genç adamdan alacaklardı:
‘’Sessizlik!’’ diye bağırdığı an istediği sessizliğe ulaşabilmişti. ‘’Hepiniz aynı şey yüzünden buradasınız. Şimdi kafanızdaki sorulara cevap vereceğim.
Basil Hallward yıllar önce beni bir davette görmüştü. Bana sürekli ne kadar genç ve güzel olduğumdan bahsedip durmuştu. Portremi çizmek istediğini söylediğinde bunu reddetmemiştim. Daha sonra portremde değişimler meydana geldi ve sonunda korkunç bir yaratıktan farkı kalmayan resmim yüzünden neredeyse delirecektim! Bu süreçte ben hiç yaşlanmadım; benim yerime portrem yaşlanıyordu. Basil’ın ilk önce kendi ruhunu, daha sonra benim ruhumu şeytana teslim ettiğini öğrendiğimde böyle yaşamayı kabullenmek benim için epey zor bir süreçti. Hepiniz benim parlayan gözlerime bakıyorsunuz. Fısıltılarınızı duyuyorum… Benim ismim Dorian Gray ve altmış dokuz yaşındayım!’’
İnsanlar Dorian Gray’in karşısında dehşete düşmüştü. Konuşmuyorlar hatta hareket bile etmiyorlardı. Sanki ölüm uğramıştı. Dorian, ‘’Portreler yaşadığınız yılları ve işlediğiniz günahları taşıyor,’’ dedi ve ressama çevirdi. ‘’Bir de Basil Hallward’ın günahlarını görelim.’’
Dorian balkon kapısına yaslamış bir şekilde duran eski portreyi eline alıp kalabalığa göstermek için havaya kaldırdı. Ortama şaşkınlık seslerinin ardından korku sessizliği hakim olmuştu. Orada bulunan hiç kimse üç dakika boyunca aynı ruh halini koruyamazdı.
Basil Hallward’ın portresi bütün insanlarınkinden çok daha korkunçtu. Tiksinti verici bir çirkinlikteydi.
‘’İyi bakın!’’ diye bağırdı Dorian. ‘’Sararmış dişlere, kanlı gözlere ve bu bitik, aynı zamanda acımasız yüz ifadesine iyi bakın. Bu, kendi özgürlüğünü satıp köle olmaktan memnun olan bir insanın resmi! Üstelik kendiyle beraber başkalarını da sattı.’’
Dorian’ın cümleleri en az portre kadar tüyler ürperticiydi. Ama tıpkı portrenin var olmaya devam ettiği gibi konuşmasına devam etti:
‘’O bu yola ebedi güzelliği korumak için çıkmış olabilir. Ama işin içinde şeytan olduğunda hiçbir amaç saf kalmaz. Tanrı günahlarımızı yüzümüze yazar, bu adam ise portrelerimize yazdı…’’ Dorian, ressama döndü ve portreyi ona doğru tuttu. ‘’Görünüşe göre Basil Hallward tanrı olmak istiyormuş.’’
Bir süre daha ölümcül sessizlik korundu. Daha sonra kalabalıktan, bu söylenenleri onaylar nitelikte homurtular yükseldi. Herkes ressama bakıyordu. Basil sakalını sıvazladı ve genç suratıyla kalabalığa baktı. Bu ana kadar ağzından tek kelime çıkmamıştı. Bazıları hatasını anladığını umuyordu ama o çoktan kendini şeytanın gösterdiği güzelliğe kaptırmıştı. Güldü sadece. Tek bir cümle söyledi:
‘’Gençliğinizin kıymetini bilin dostlarım.’’
Paltosunun iç cebinden bir çakı çıkardı ve hiç beklemeden kendi portresine sapladı. Dorian’ın elinde tuttuğu korkunç portreden kanlar süzülürken kalabalığın arasındaki birkaç kişi bayılmış, birkaç kişi farkında olmadan ağlamaya başlamıştı.
Portreden akan kanların çok daha fazlası Basil’ın ağzından akmaya başlamıştı. Ressam kendi portresinin önünde can çekişirken Dorian portreyi tutmaya devam ediyordu. Bir an ağlayacak gibi oldu. Bunun nedeni kalabalık gibi şoka uğraması değildi. Çünkü bunun olacağını zaten biliyordu. Yine de eski dostu Basil’ın sonunun böyle olması ona acı veriyordu. Sonuçta bir zamanlar sevdiği bir adamdı.
Basil kanlar içinde can verdikten sonra Dorian’ın gözünden korku ve hüzün dolu bir gözyaşı düştü. Tekrar kalabalığa döndü ve titremeye başlayan elinde tuttuğu portreyi bir kez daha gösterdi. Portredeki adamın yüzünün ortasında ressamın saplamış olduğu çakı vardı ve tam o noktadan kan akmaya devam ediyordu.
Yirmi birinci yüzyıla damga vuran bu olay birçok insanın ruh sağlığına etki etmişti. Çok uzun süre boyunca televizyonlarda, internette ve kitaplarda bahsedildi. Fakat Basil Hallward’ın ölümünden bir hafta sonra Dorian Gray ortadan kayboldu ve kimse ondan haber alamadı.