Uğultu

26.10.1893

        Bir ölüm ne kadar uğultulu olabilirdi?

        Son gün doğumundan önce güzeller güzeli Elizabeth’imizi kaybettik. Yakılan ağıtlardan ve dökülen gözyaşlarından bahsetmeden önce hep birlikte geçirdiğimiz son ayları anlatmak benim için hem gerekli, hem de oldukça zor. Aslında her şey çok basit: Bir ölümü anlatacağım ve işte o kadar.

        On üç yıldır bu evde uşak olarak çalışıyorum. Hanımım Bayan Smith ve kocası Bay Smith’in yirmi yaşındaki güzel kızı Elizabeth’i, ebeveynleri ve bakıcısı Bayan Stevenson kadar ben de büyüttüm. Smith Ailesi, dört uşak, bir bahçıvan ve bir dadıyla birlikte on kişi yaşıyordu bu koca evde. Hepimiz birlikte başka bir aile gibiydik. Bu on kişinin içinde Elizabeth gün ışığımızdı; altın sarısı saçları koridorları şenlendirir, gülümsemesi mahvolan günlerimizi yeniden başlatırdı. Ablası Helena ile birlikte bu kasvetli dünyaya melekleri çağırırlardı ve Helena evlenmeden önce birlikte geçirmedikleri tek gün olmazdı. Hatta bir keresinde, henüz küçüklerken,  Helena hafta sonunu büyükannelerinde geçirecek diye Elizabeth saatlerce ağlamıştı.

        Ah, o on üç yıl ne kadar güzel geçmiş. Bir başka ailenin acılarını, mutluluklarını paylaşmak benim için oldukça hoştu. Hem Smithler daha önce hizmet ettiğim öteki aileler gibi kaba ve bağnaz da değildi; bizim gibi insanların rastlamak istediği türden bireylerdi. Özellikle Elizabeth! Ne güzel anlaşırdı benimle. Çok da yaşlı bir adam sayılmam; kendi evladım gibi sevdiğim bu genç kızın türlü hikayelerini dinlemeye bayılırdım. Ebeveynlerinin işi olduğu zaman Bayan Stevenson yerine –kendisinin fazla sıkıcı olduğunu düşünürdü, bu da aramızda bir sır- benim yanıma gelir ve ne anlatacağı varsa bana anlatırdı. Genellikle sıradan, sıkıcı şeylerdi fakat çocuk yüzüyle ve heyecanlı ifadesiyle bütün hikayeler çok daha ilginç bir hal alırdı. Ve yıllar öncesinde, henüz küçük çocuklarken, o ve Helena’nın yaramazlıklarını asla ispiyonlamazdım ve bana Philbert yerine Phily demelerine izin verirdim.

Elizabeth’in gözleri parlardı. Fakat bu hepimizin bildiği türden bir parıltı değildi; henüz saflığını yitirmemiş kimselere ve çocuklara ait olan, temiz kalpleri temsil etmekle yükümlüymüş gibi ışıldayan bir sihir gibiydi. Londra’nın sisli sokaklarını aydınlatmaya yetecek türden bir sihirdi bu. Saf güzelliğin temsiliydi.

        Ne yazık ki Elizabeth, geçen kışın ortasında hastalandı ve gözlerindeki o ışık yavaş yavaş sönmeye başladı. Bu hastalık ortaya çıkmadan iki ay önce Helena evlenip evden taşınmıştı fakat kardeşinin durumunu duyar duymaz kocası William ile birlikte haftanın beş günü evi ziyaret etmeye çabalamıştı. Hiç şüphesiz söyleyebilirim ki bu evde Elizabeth’i en çok önemseyen kişi Helena’ydı; hayatının her anında kimseye bağlı olmadığı kadar bağlıydı ona. Elizabeth için birçok doktor çağırılmış olunsa da hiçbiriyle yetinmedi ve hep daha iyisini bulmaya gayret gösterdi. Elizabeth’in kanlı peçetelerini o attı; temizlerini kardeşine yine o verdi. Bunların hepsini evdeki herkes yapmaya hazırdı elbette; ben de dahil. Fakat biz çalışanlar her ne kadar çok üzülsek de işimizi bilmeliydik.

        Birkaç ay içerisinde Elizabeth yataklardan çıkamaz oldu; ağzını açtığı an kan öksürüyordu. Artık ortalığa neşe değil keder saçıyordu. O hastalandıktan sonra ev hepimiz için daha karanlık ve kasvetli bir hal almıştı. Güneşli günlerin farkına varmıyor, dışarıda hep fırtına var sanıyorduk. Koridor boyunca ilerlerken Elizabeth’in yattığı odaya yaklaştığımızda hayaletlerin bizi rahatsız ettiğini hissediyorduk ve göğsümüzün solunda birkaç ağlayan çocuk işitiyorduk. Öyle rahatsız edici, öyle huzur bozucu hisler veriyordu ki bu oda, adlandıramadığımız bütün o soyut hislerin yanında üşümeye ve kaşınmaya da başlıyorduk. O oda artık korkunç bir yaratık gibiydi ve Elizabeth’i esir almıştı. Hangi türde bir canavar onun gözlerindeki parıltıyı almaya cüret ederdi ki? Görünüşe göre en parlak olanımızın bile bazı şeylerden kaçmasına imkan yoktu.

        Bir gece hep birlikteydik: Helena ve kocası, Bay ve Bayan Smith, hasta yatan Elizabeth ve kapıda bekleyen ben… Elizabeth bize eskisi gibi gülümsemeye çalışıyordu ve hepimiz onun aynı kaldığını hissetmek adına numara yapıyorduk. Bütün o gülüşlerimiz, iltifatlarımız ve anlattığımız anılar gereksizdi aslında; Elizabeth kendisinin ölüm döşeğinde olduğunu odadaki herkesten daha iyi biliyordu. Kısa süre sonra ortamdaki tatlı hüzünle birlikte sohbetler çoğaldı ve ne yazık ki hiçbirimiz Elizabeth’in bu sohbetlere katılmadığını fark edemedik. Onu yatakta hareketsiz gördüğümüzde telaşlandık ama neyse ki küçük hanım yalnızca uykuya dalmıştı. Rahat uyusun diye kısa bir süre sessiz konuştuk ve bir süre sonra içerideki insanlar yavaşça diğer odalara dağıldı. Bir tek Helena, kardeşinin yanından ayrılmadı ve hanımım bana bir ihtiyaç olursa diye kalmamı söyledi; işte bu yüzden ben de odada kaldım. Helena ve uyuyan Elizabeth’i sessizce izledim. Ortalık kanlı peçetelerle dolmuştu, hastaya çok yaklaşamıyorduk ve Helena onun elini tutamadığı için içten içe ızdırap çekiyor gibiydi. Yine de uzaktan hastaya gönderdiği güçler onu şimdilik yaşatmaya yetiyordu. Helena gece boyu kardeşinin güçsüz nefes alışlarını izledi ve gözyaşları saatler boyu hiç kurumadı. Ne yazık ki onu teselli edebilecek kelimelerim ya da bunu tetikleyecek hislerim yoktu.

        Bu keder dolu zorlu süreci bitiren olay gece yarısından sonra yaşandı: İşim bitmişti ve evin her tarafını çoktan kontrol etmiştim. Son kez Elizabeth’e baktım ve uyuduğunu gördüm; artık ben de odama geçebilirdim. Sorunsuz bir geceydi. Evdeki herkes güzel bir uyku çekmişti fakat sabahın erken saatlerinde hepimizi uyandıran şey bir haftadır kocasıyla burada kalan Helena’nın acı çığlıkları olmuştu.

‘’Elizabeth! Güzel kardeşim!’’ diye bağırıyordu. Koca evin her köşesinden duyuluyordu sesi. Onu Elizabeth’in yatağının yanında diz çökmüş bir şekilde ağlarken bulduk. Elizabeth ölmüştü. Hepimiz bu sabah acı içinde onun ölümüne uyanmıştık ancak gerçek oydu ki onun artık bizimkinden başka bir sabahı vardı.* Ve Helena öyle çığlıklar atıyordu ki Elizabeth’e mi üzülmeliydik yoksa Helena’yı sakinleştirmeli miydik karar veremiyorduk. Çünkü zavallı kız adeta soğuk ve şiddetli bir kriz geçiriyordu. Bayan Stevenson ve Helena’nın kocası William, Helena’yı kaldırıp odadan çıkarmaya çalıştı fakat kız kollar arasında tepiniyor ve kendini yerden yere vuruyordu. Onu odadan çıkarmak on beş dakika almıştı belki; alt kattan hala bağırış sesleri geliyordu. Sakinleşmesi bir buçuk saat sürdü.

        Bay ve Bayan Smith de pek farklı sayılmazdı. Elizabeth için tüm gün ağladılar ve bunu Helena’nın yanında yapmamaya özen göstermeye çalıştılar. Evde yaşayan bireylerle ilgilenmekten doğru dürüst üzülmeye vakit bulamadım bile; hepsinin teker teker sakinleştirmemiz gerekmişti. Özellikle Helena’yı. Çığlıkları hala kulaklarımda.

        Şimdi gece oldu ve herkes odalarına çekildi. Elizabeth olmadan ilk geceydi ve hiç kimsenin uyumadığına eminim. Acaba Helena ne yapıyordur? Şimdi sesi kısık, vücudu kriz anında kendine zarar vermekten yara bere içinde. En az Elizabeth’in hasta hali kadar kötü ve hiç kimseyi yanına kabul etmiyor. Eminim bu ölüm onu herkesten daha çok yıpratmıştır. Ben bile burada oturmuş, Elizabeth’i ölü bulduğumuzda hissettiğim şeyleri gözden geçiriyorum. Bu trajik olayı ve kasvetli ruh hallerimizi en iyi anlatan dizeler Thomas Hood’a ait olmalı:

‘’Uyuduğunda öldüğünü sandık,

Öldüğünde uyuduğunu.’’

        Ve gerçekten de öyleydi. Onu son kez kontrol ettiğimde uyumuyordu; ölmüştü. Ve biz bunu gece boyu fark edememiştik. Bu sabah ani bir ölüme uyandığımızı sansak da bütün gece ölüyle uyumuş, ölüyle rüyalar görmüştük. O kadar sessizdi ki melekler, hiçbirimizin huzurunu bozmadan götürmüştü en güzel olanımızı. Ve o kadar uğultuluydu ki ölüm, hepimizin kulaklarına bir gürültü bırakıp gitmişti: Ömrümüzün sonuna kadar bizi rahatsız edecek lanetli bir gürültü.

*”Bizimkinden başka bir sabahı vardı.”: Thomas Hood, The Death Bed

Yorum bırakın