“Simitçi”, “macuncu”, “kesmece bunlar kesmece”, “dondurmacı”, “boza”, “şıra”, “yazıyor yazıyor”… Sokağı kaplayan ve mahallelinin seslerini de kendinin ardına getiren seyyar bağırışları. Macuncunun ve dondurmacının önünde sıra olup zıplaşan ve –sayıları, sırada olanlardan sayılamayacak kadar fazlaca- onları karşıdan imrenerek izlerken içleri parçalanan çocuklar. Her tarafı yama içerisindeki pantolonuyla sokak soka dolaşan gazete tüccarı çocuğun başında bekleşip “ Bana iki tane ver evlat, şuradan beş kuruş alır mısın” diye gazetesini alıp bir an önce işinin başına ya da evindeki sıcak koltuğuna geçmek isteyen yaşlılar. Camdan cama gıybetin dibine vuran teyzeler. Eline iğnesini ipliğini almış giysi işleyen genç kızlar. Yazın geldiğini çağrıştıran tek eksik vardı. Etrafta hiç genç ve genç sayılabilecek erkek yoktu. Ne ekmek parası peşinde koşanları görebildim ne de mektebe gidenleri. Bunca ses varken nasıl kalemimi kâğıtla buluşturabilirdim ki? Atıverdim kendimi dışarı o huzur verici hengâmeye katılmak istercesine.
Gözüme hemen gazeteci çocuk çarpıverdi. Yırtık postalları ve rengi ağarmış kasketiyle hemen dikkatimi çekti. Mektep hala kapanmamışken ne sebep olabilirdi ki şu küçücük sabiye sabahtan beridir gazete sattıran? Arkadan seslendim:
—Evlat. Ne havadisler getirdin bugün bize, hangi gazeteyi satarsın?
—Bana döndü ve bir gazete daha satabilecek olmanın verdiği sevinçle:
—Her zamankinden ağabey. Bu devirde sokak aralarındaki satıcılara başkasından vermiyorlar ki.
—Ver bana o zaman oradan bir tane.
—Tabi ağabey buyur.
—Al bakalım şunu da üstü kalsın
—Sağ olasın ağabey.
—Evlat, hususi bir sualim olacaktı sana.
—Buyur ağabey.
—Mektep henüz kapanmadı. Sen niçin sokak sokak gazete satarsın? Maddi bir dert midir yoksa?
—Maalesef öyle ağabey. Babam savaştadır. Annemin dediğine göre yıllardır o cephe senin bu cephe benim gezermiş. Bazen yıllarca eve gelmediği olurmuş. Ben de en son iki sen önce gördüydüm. Ondan evde anam, benim küçük kardeş Ali ve ben yaşarız. Babam hazinede tutanak kâtibiymiş. Anam da ebelik yapmış Çanakkale’de Ali küçücükken. Ondan elde avuçta biraz birikmişimiz varmış birkaç ay öncesine kadar. Lakin anam hepsini orduya göndermiş. Şimdilerde elde avuçta bir şey kalmamış. Ben de evde pişen bir tas aşımız olsun diye bıraktım mektebi. Lakin olsun. Vatan kurtulsun önce sonra da okuruz. Okul kaçmıyor ya. Şimdi de her gün toplanır giysi örer bohça yaparlar. “Ordunun hiç parası kalmadı. Halktan askerlerin ihtiyaçlarını topluyorlar” dediydi anam. Te, te, tek… Öyle bir şeyler varmış işte.
—Tekâlif-i Milliye’yi mi dersin?
—Hah, ondan ağabey.
—Peki öyleyse. Bir gazete daha ver bakayım bana.
—Al ağabey.
—Hadi ben seni tutmayayım daha fazla da gazetelerini sat. Kardeşini de öp gözlerinden benim için.
—Peki ağabey. Hadi selametle.
Daha fazla konuşamamıştım. Gözümden düşen yaşları görsün istemezdim. Sanki yüreğimi hamur yoğururcasına sıkıyordu biri. İçimin bir parçası kopuyor gibiydi bedenimden. Sadece askerler değil, millet de savaşıyordu Eskişehir’de, Polatlı’da, Dumlupınar’da. Tüm servetini orduya bağışlayan aileler. Babası savaşta diye tüm evin yükünü omuzlayan çocuklar. İstiklal aşkıyla kundaktaki bebeğini bırakıp savaş meydanına, ebelik yapmaya giden analar ve daha niceleri. O an haykırdım:
—Biz ne ulu bir milletiz böyle