CAM FANUSUMUN İÇİNDE

“İnsanların arasında da yalnızdır insan”

11-12 yaşlarında Küçük Prens’de okuduğum kısa bir satır. O zamanlar akıl erdirememiştim bu söze. Öylesine, ikinci kez okuma tenezzül bile göstermeden diğer cümleye geçivermiştim. Etrafında yığınlarca kalabalık olan, hepsini sonsuz sevip asla bırakamayacağını düşünen küçük bir kızdım sonuçta. İhanetin kancasına takılmamış, yok sayılma duygusunu tatmamış, iyiyi çok iyi, kötüyü iyi olarak gören bir kız. Etrafım o kadar büyük bir kalabalıkla doluydu ki kimin sahte kimin gerçek olduğunu bile anlayamıyordum. Benim için yalnızlık evde benden başkasının olmamasıydı. Nasıl anlayabilirdim ki “İnsanların arasında yalnız olmak” kalıbını?

Sonra yavaş yavaş insanları tanıdım. “Çok seviyorum” dediklerimden tiksindim. “Onsuz yapamam” dediklerimin hepsini kendi ellerimle ittim. Onlarsız da nasıl yapılabileceğini öğrendim. Koskoca kalabalığımı topluluğa dönüştürdüm. Sayıları azaldıkça görmek için daha çok alanım oldu. Çirkinliklerine daha yakından şahit oldum. Daha çok ittim sonra. Bir zamandan sonra dönüp etrafıma baktığımda yanımda kimse yoktu. Yanımda gülüşenler, konuşanlar, yürüyenler vardı ama ben sanki cam bir fanusta olup bitenleri izliyordum. Benim duvarlarım değil, kalın bir cam fanusum vardı. Eğer duvarlarım olsa onları göremezdim ama ben yalnızca tek tarafın gördüğü bir camın ardından insanların tüm sahteliklerini izliyordum. Oradaydım ama yoktum. Beni bildiklerini sanıyorlardı ama tanımıyorlardı. Ağladım; büyüdüğümü yeni yeni idrak ediyordum. “İnsanların arasında da yalnızdır insan” sözünü en iyi o zaman anlamıştım. Etrafımda insanlar vardı ama sanki ben yoktum. Yapayalnızdım. Sonra o cam fanusun içini kitaplarla doldurdum, onlarla arkadaş oldum. Çünkü bana zarar veremeyeceklerini biliyordum. Fanusun duvarlarına çiçekler astım. Fanusumun yolunu bilenler 3-5 kişiden ibaretti. İşte yalnızlığı da böyle sevdim. Anlamsız kalabalıkların sahteliğinden sıyrılıp apaçık yalnızlığı böyle kucakladım.

Yorum bırakın